135 kişinin gözaltında kaybedildiği Şirnex’te 27 Mayıs günü gözaltına alınan ve halen kendisinden haber alınamayan Hurşit Külter’in durumu tam da “insanlığa karşı suç” tanımına denk düşüyor. 90’lı yıllarda bu suçu idari bir pratik olarak uygulayan devlet, 20 gündür Külter’i ailesine vermeyerek, “insanlığa karşı suç” işlemeye devam ediyor.

DBP Şırnak (Şirnex) İl Yöneticisi Hurşit Külter’in 27 Mayıs Cuma günü gözaltına alınmasının üzerinden 20 gün geçti. Bunca zamana rağmen hiçbir devlet kurumu tarafından Külter hakkında ailesi ve kamuoyuna ikna edici bir bilgi verilmedi. Ortaya çıkan tüm tanıklar Hurşit Külter’in gözaltında alındığına dair fikir birliği oluşturdu. Keza polis ve askere ait sosyal medya hesaplarında Külter’in gözaltına alındığı doğrulandı. Aynı zamanda Külter’in Gümüştepe Özel Harekat Karakolunda işkence gördüğü ve bir süre de 23. Sınır Jandarma Tümün Komutanlığı’nda tutulduğu da iddia edildi.

Uluslararası hukuka göre Türkiye devletinin 20 gündür Hurşit Külter hakkında bunca iddia ve kanıta rağmen halen bir açıklama yapmayıp, tatmin edici bilgileri ailesi ve kamuoyuyla paylaşmaması “insanlığa karşı suç” olarak tanımlanıyor.


İnsanlığa karşı suç

“İnsanlığa karşı suç” tanımının kapsam ve şartları BM Eski Yugoslavya Uluslararası Ceza Mahkemesi Statüsü ve Ruanda Uluslararası Ceza Mahkemesi Statüsü, Uluslararası Ceza Mahkemesi Roma Statüsü ve Nürnberg Mahkemesi Şartı gibi birçok belgede bulunuyor.

İnsanlığa karşı suç kavramı uluslararası bir hukuk belgesine ilk olarak Nürmberg Mahkemesi Şartı ile girdi. Buna göre, “insanlığı karşı suç”, “Mahkemenin yargılama yetkisine giren her bir suçun icrası için veya bu suçla ilgili olarak, savaştan önce veya savaş sırasında, herhangi bir sivil nüfusa karşı işlenmiş insan öldürme, imha, köleleştirme, sürgün ve diğer tüm insanlık dışı fiiller veya siyasal, ırksal veya dinsel sebeplerle yapılan zulümler, işlendikleri ülkenin iç hukukuna aykırılık oluştursun veya oluşturmasın insanlığa karşı suç olarak nitelendirilirler” şeklinde tanımlanıyor.

17 Temmuz 1998 Roma Statüsü gibi belgelerde “insanlığı karşı suç” daha kapsamlı hale getiriliyor ve “gözaltında kaybetme” suç kapsamına dâhil ediliyor.

Ayrıca 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 77. maddesinde de kişiyi hürriyetten mahrum bırakma “insanlığa karşı suç” olarak tanımlanıyor.

Uluslararası hukukta “gözaltında kaybetmenin” insanlık suçu olduğuna dair en etkili belge ise BM Zorla Kaybettirilmeye Karşı Herkesin Korunmasına Dair Bildiri. 18 Aralık 1992 tarihinde kabul edilen bildirinin 1. maddesinde, “Zorlanmış ortadan kaybolma insanlığa karşı bir suçtur. BM şartı amaçlarının inkarıdır ve İnsan Hakları Evrensel Bildirisi’nde yer alan insan hakları ve temel özgürlükleri ağır ve açık bir ihlali olarak kınanmalıdır ve bu alandaki uluslararası belgeler pekiştirmeli ve daha ileri götürülmelidir” ifadeleri kullanılıyor.


Türkiye, BM’nin aksi yönünde

Bildirinin 2’inci maddesinde ise, sadece “Bizde yok” cevabıyla yetinen Türkiye devletinin Külter için 20 gündür tutumunun tam tersi yönde, “Devletler zorla kayıp edilmeleri önlemek ve ortadan kaldırmak için gerekli tüm araçları ulusal ve uluslararası düzeyde BM ile işbirliği halinde kullanırlar” taahhüdünde bulunuluyor.

Bildirinin 7. maddesinde ise “Hiçbir durum, savaş tehdidi, savaş ilanı, iç siyasi istikrarsızlık ya da diğer olağanüstü haller zorla kayıp edilmeleri haklı çıkarmaz” deniliyor.

Ayrıca bildirgenin 17. maddesinde, “Zorla kaybetme eylemi… gerçek açıklığa kavuşmadıkça devam eden bir suç olarak kabul edilecektir” deniliyor. Türkiye’de ilk 1980 yılında Hayrettin Eren’in gözaltında kaybedildiğini ve hala akıbeti bilinmediği gerçeği göz önüne alınırsa, Türkiye devleti Eren şahsında 36 yıldır, Külter şahsında 20 gündür ‘insanlığa karşı suç’ işliyor. 


Türkiye’ye güven duyulmuyor

Türkiye, BM Kişilerin Gözaltında Kayıptan Korumaları ile İlgili Uluslararası Sözleşme’ye çekince koyuyor. Böylelikle, 1980-2005 yılları arasında 1352 kişiyi gözaltında kaybeden Türkiye devleti, “herhangi bir mağdurun gözaltında kayıpla ilgili gerçekleri bilme, kaybolan kişinin akıbetini öğrenme ve bu konularda bilgi araştırma, alma ve edinme hak ve özgürlüğünü” teyit etmiyor. Sözleşmeye imza atmayarak Türkiye, Hurşit Külter olayında olduğu gibi ileriki süreçte gerçekleşecek kayıp vakalarıyla ilgili ciddi bir güvensizlik yaratıyor.

Öte yandan Türkiye, uluslararası sözleşmelere çekince koyarken, Hakikat Adalet Hafıza Merkezi’nin zorla kaybedilen 257 kişiye ait dosya ve suç duyuruları üzerine yaptığı bir araştırmaya göre; AİHM söz konusu davaların yüzde 78’inde Türkiye’yi mahkûm etti, yüzde 87’sinde ise zorla kaybetme olaylarında Türkiye’yi sorumlu buldu.


Alataş: Baskı uygulanmalı

Uluslararası İnsan Hakları Federasyonu (FDIH) Genel Başkanı Yardımcısı Yusuf Alataş “Devletin en temel görevi kendi yurttaşlarının can güvenliğini sağlamaktır. Ve herhangi bir şekilde cana kasteden davranış olduğunda kendi hukukuna göre cezalandırmaktır. Ne olursa devlet kimseyi yargısız infaz edemez, kaybedemez. Ne ulusal ne de uluslararası hukuk ile bağdaşmıyor. İnsanlığa karşı suç teşkil eder. Türkiye yasalarında idamı kaldırdı ancak bir bakıyorsunuz yargısız infaz, bir bakıyorsunuz zorla kaybedilen insanlar… Devlet Külter’in devlet güçleri tarafından kaybedildiği töhmetinden kurtulmak istiyorsa, Külter’i bir an önce bulmalıdır. Alıkoyanları da yargılamalıdır” şeklinde değerlendirdi ve şunları ekledi: “Uluslararası insan hakları örgütleri Türkiye’ye baskı uygulamalı. Sadece Külter’in kaybedilmesi değil, son bir yıldır gerçekleşen katliamlarla insanlığa karşı suç Türkiye’de rutin bir hale geldi.”


DENİZ NAZLIM/DİHA/ANKARA