
Biz bir politika belirliyoruz. Bu politikamızın başarılı olması için harekete geçiyoruz. Politikaya girmekten, süreci kurmaktan bahsediyoruz. Sürece katılmak süreci kurmak oluyor bu anlamıyla, süreci kurma işini biz mi yapıyoruz, yoksa var olanı mı izliyoruz? Belki de kültür ve sanat alanında çalışma yürütenler olarak en temel sorunlarımızdan biri budur. Sürüklenen pozisyonda bulunmak-akışa yön verememek, bu konu üzerine gerçekten düşünmeli, kafa yormalıyız.
Kürt Halk Önderi son görüşmelerinde, siyaseti bırakıp kültür-sanatla ilgileneceğim diyenlere, ‘kültür siyasettir’ dedi. Kültürle siyasetin bağını doğru temelde ortaya koyarak bir yanıt verdi. Demokratik siyaset bir bakıma kültürü kalıcı kılma alanıdır. Biz toplumun işlerini yaparken, aynı zamanda bir örgütlülük içinde yaparız. Örgütlülük ise tarzdır. Tarz yaşam tarzıdır. Yaşamı inşa etmek demek yani kültür, toplumun işlerini yapmak yani politikaya girmek demektir. Demokratik siyaset, barajlar sorunu, ekonomik sorunlar, kadın özgürlüğü ve erkeğin dönüşümü, ekoloji ve güvenlik sorunlarının hepsi kültür sorunudur. Kürt sorunu da özünde bir kültür sorunudur.
Kültür, toplumsal doğanın kendisi olduğu için bugün Kürt halkını kendi toplumsallığından çıkarmak istemek bir sorun olmaktadır. Kültürel soykırım ve asimilasyon politikalarıyla bir toplumsal zihniyeti yıkma telaşına düşmek, herkesi birbirine benzetmek toplumsal doğanın, kültürel kimliğin varlığına bir saldırı anlamına gelmektedir. İnsan için fark, oldukça doğal bir durumdur. İnsan kültür ve toplumsallığı ile diğer canlı türlerinden bir farklılık yaratır. İnsan olur. İnsanın kültür oluşturma ihtiyacı vardır. Yaşamın hakikati bunu gerektirir. Kültür yaratamayanlar insan olamaz. Her toplum kendine özgü bir kültür yaratır. Coğrafya bu konuda oldukça etkili bir belirleyicidir. Tüm halklar için bu böyledir. Mesela Akdeniz insanı derler, denizin ve denizciliğin getirdiği bir kültür vardır. Ermeniler genellikle zanaatkârdır, şehir kültürü vardır. Kürt halkı dağlıdır, köylüdür. Halklar arasında farklılıklar doğaldır. Hem tüm canlılarla insan arasında hem de toplumsallıkların oluştuğu coğrafya göre insanların kendi arasında fark vardır. Farkları ortadan kaldırmak için çaba içerisinde olmak, Kürt sorununda olduğu gibi toplumsallık kültürüne terstir. Türkiye’de birçok kesim asimile olmuş, egemen politikalarına yatmıştır. Balkanlılar, Kafkasyalılar, Lazlar, hatta Türkmenler dahil birçok kesim ulus-devlet anlayışı çerçevesinde farksız kılınmıştır. Ama Kürtler ‘sorun’ olmuştur. Kürt sorunu kültürel asimilasyonu kabul etmeyerek direnmeleridir. Toplumsal doğaya ters düşmek istememeleri ve buna karşı gösterdikleri dirençtir.
Kürtler kültürünü, yani toplumsal doğalarını terk etmek istemiyor. Bunun için; farklılığımızı koruyarak, özgünlüğümüzü kaybetmemiz, egemenleri çılgına çevirmektedir. Herkes asimile oldu, ‘bu Kürtler nerden çıktı’ deniyor, ‘Kürtlere haklarını verirsek herkes hakkını ister’ deniyor. Biz Kürt halkı olarak üzerimizdeki kültürel asimilasyonu yıktıkça diğer topluluklar üzerindeki yıkımı da deşifre etmekteyiz.
Kürt kültürünün evrenselliği, doğuşunda olduğu gibi dirilişinde de tüm halklara örnek oluyor. İlk başta toplumsallığın oluşumunda Kürdistan halkına düşen rol, bu sefer kapitalizm sonucu yıkımla karşı karşıya kalan toplumsallığın yeniden inşasında oynanıyor.
EKİN KIZILIRMAK