Toplumsal devrimin kendisi özü itibariyle kültür devrimidir. Gelişimi ile toplumlar hem kendisine kimlik kazandırmış hem de kendisini yaratıcı bir şekilde kalıcılaştırarak kültürleştirmiştir. Burada kalıcılaştırma kavramı oldukça önemlidir. Çünkü ancak kalıcı olan değer yargıları kendisini kültürleştirebilir. Bunun dışında kültürleşmek mümkün değildir.
Kültürün kendisi ihtiyaçtan doğar. Toplumsal yaşam biçimi de ihtiyaçtan kaynaklı açığa çıkmıştır. İnsanın ve içinde yaşadığı toplumsal gerçeklik ise içinde bulunduğu zaman ve mekan kapsamında ihtiyaçlarını belirleyip, bunları karşılamanın uğraşı içerisine girmiştir. Bu ihtiyaçların bir kısmı dönemsel olduğundan işlevlerini gördükten sonra ya unutulmuş ya da yok olmuştur. Ancak çok uzun toplumsal tarihe rağmen toplumun hem maddi hem de manevi olarak kalıcılığını sağlayan ihtiyaçlar ise kalıcılığını sağlayarak kültürleşmiştir. Örneğin yerleşik yaşama geçiş ve tarım zaman ve mekana göre farklık gösterse de öz itibari ile (köy, kasaba, şehir vb) yerleşik yaşam maddi olarak hep kalmıştır. Aynı şey manevi olarak da örneklemek mümkündür. Mesela demokratik komünal toplumun (sevgi, saygı, paylaşım, armağan vb.) temel kültürel değer yargıları olmaksızın bugün de toplumu bir arada tutmak mümkün değildir. Bugün de aslında toplumu ayakta tutan bu temel kültürel ahlaki değer yargılarıdır.
Tarihsel süreç içerisinde hiyerarşik devletçi kapitalist sistemler tarafından tüm bu toplumsal değer yargılarımız bozularak dağıtılmıştır. Buna karşı tarihte olduğu gibi günümüzde de kültür hareketimiz demokratik komünal toplumun temel kültürel değer yargılarına bağlı kalarak mevcut sistemlere karşı çok kapsamlı bir direniş ve ideolojik mücadele yürütmektedir. Bu mücadele ile yeniden topumun tüm hücrelerine nüfuz ederek, devam eden toplumsal devrim sürecini kalıcı kültürel değer yargılarına dönüştürerek kültür devrimine süreklilik kazandırabiliriz.
Bu anlamda geliştirilen ya da geliştirilecek her devrim ancak kendisini kültürleştirdiği oranda kalıcılaşır. Kültürlenip bir yaşam tarzına dönüşmeyen devrimler kalıcı olmayacağı gibi dağılma ile yüz yüze kalmaktan kurtulamayacaktır. Nitekim tarihte bunun örnekleri mevcuttur. O nedenle bir devrimin gerçek başarısı onun bir yaşam tarzı olarak topluma özümsetilerek kalıcılaştırılması temelinde olur. Bu olmazsa sadece kendi başına elde edilecek olan siyasi ve askeri başarılar her ne kadar devrim niteliğinde gelişmeler açığa çıkarsa da uzun ömürlü olamazlar. Dolayısıyla demokratik toplumsal devrimler bağlamında konuya eğildiğimizde siyasi ve askeri başarıların kalıcılığı ancak onun yeni bir yaşam tarzı ile kültürleşmesi temelinde mümkündür.
Mücadelemiz somutunda konuyu irdelediğimizde bu durumu daha net olarak görebiliriz. Kırk yılı aşan kültür mücadelemiz, ideolojik, teorik, felsefi, sanatsal olarak devam etmektedir. “Direnmek yaşamaktır” şiarıyla kültürel soykırım rejiminin bütün kirli yüzleri açığa çıkarılarak, zindanların en dip köşesinde bile soykırımcı rejimlere darbe vuruldu. Bütün bunlarla soykırım rejimi tarafından kaybettirilen Kürt ve Kürdistan kültürel gerçeği yeniden açığa çıkarıldı. Bu temelde toplumsal ve kültürel devrim dediğimiz bir süreç gelişti. Özellikle kadın özgürlük ideolojisi kapsamında yaşanan gelişmeler ile toplumsal ve kültürel devrim gerçek ve daha anlamlı bir boyuta ulaştı. Elbette ulaşılan başarı düzeyi ile faşist soykırımcı rejimler tam olarak yenilmedi. Fakat şu da bir gerçek ki soykırım rejimine karşı devrimci kültür mücadelemiz kesintisiz bir şekilde devam ediyor. Yeni bir ruh ve bilinç gelişiyor. İşte bu ruh ve bilinç topumun tüm hücrelerine nüfuz ettiği oranda gerekli zihniyet dönüşümü de tamamlanıp devrim kendisini kalıcı hale getirerek kültürleşecektir.
Mevcut durumda devrim direnme kültürü temelinde kendi yaşam kültürünü oluştursa da bunu toplumun tüm hücrelerine yayma noktasında halen eksiklikler mevcuttur. Bugün Rojava devrimi ağırlıklı olarak siyasi ve askeri temelde oldukça başarılı bir süreci geride bıraktı. Lakin toplumsal-kültürel devrimini halen tamamlamış değil. Bu nedenle elde edilen tüm devrimsel birikimlerimizi özellikle de sanat ve edebiyatın yeniden şekillendiren, değiştiren-dönüştüren gücüyle bireyi ve toplumu özgür yaşam temelinde yeniden inşa etmeliyiz. Bu içerisinde bulunduğumuz somut devrim şartları itibariyle olmazsa olmaz bir koşuldur. Çünkü devrimi kalıcılaştırmanın temel şartı onu kültürleştirmekten geçmektedir. Buda kültür-sanat çalışmalarımızın temel hedefi ve görevlerindendir. Bu konuda şimdiye kadar Kürdistan’ın dört bir yanında ve yurt dışında önemli adımlar atıldı. Demokrasi mücadelesi ve kadın özgürlüğü öncülüğünde kültür-sanat çalışmalarımızda belli bir zihniyet yenilenmesi oldu. Ancak bir soykırım sistemi olan Kapitalist Modernite’nin yaşam tarzına karşı, özgür yaşamı inşada halen istenen sonucu elde etmiş değiliz. O nedenle mücadelemizi kültür-sanat yolu ile derinleştirerek toplumdaki her bireyin ruhuna, duygusuna hitap edecek onu yeniden şekillendirecek, etkili sanatsal çalışmalara ihtiyacımız vardır. Buda biz devrimci kültür emekçilerinin, sanatçıların, edebiyatçıların temel görevidir. Yeni özgürlükçü toplum modelini inşa, zihniyet işidir. Bu da ancak eğitim ve örgütlenme ile olur. İdeolojik, teorik, felsefi eğitimlerin zihniyet oluşumunda önemi tartışmasızdır. Bu eğitimi asıl tamamlayan ise onun sanat ve edebiyat boyutudur. Bireyin ve toplumun duygu, ruh, zihniyet ve anlam dünyası bu yolla gerçekleşir. Sanat ve edebiyat kişilik kazandırıyor, biçim veriyor.