Her toplum kendine özgü anlatım biçimleri yaratmıştır. Düşten gerçeğe sınırsız çeşitliliği içinde barındıran bu anlatılar, toplumların birbirleriyle benzer ya da ayrı oluşlarının birer göstergesi gibidir; çünkü onlar, toplumsal düşüncenin (social mentality) en yoğun şekilde dışa vurulduğu alanlardır. Anlatı geleneği bir kültürün taşınmasında büyük bir güç ve anlama sahiptir. Bütün toplumlar, daima, dünyayı, varlıkları ve eşyayı, bunların oluşumlarını ve ilişkilerini tasavvur ediş tarzlarına göre beliren ve aynı zamanda, hem deneysel, hem çıkarımsal (deductive) hem de diyalektik ve yorumlayıcı olan bir takım bilgilerin bütününe sahiptirler. Bu nedenle zihniyet, toplumdaki üyelerin ‘yaratımlarını’ yönlendirir. Toplumsal felsefe alanındaki çalışmalarıyla tanınan Horkheimer’in sanat yapıtı, sanatçı ve toplum arasındaki ilintiler için yaptığı şu saptama, önemlidir: “Sanatçı konumundaki öğe, bir anlamda hem toplumsal, hem de bireysel bir öğedir. Bu nedenledir ki sanat çalışması, yaratıcısının niyetinden bağımsız biçimde nesnel toplumsal eğilimleri de ifade eder” 

Dünyanın hiçbir yerinde, hiçbir sanat, içinde oluştuğu politik, ekonomik, toplumsal, kültürel, sanatsal, hukuksal, teknolojik dönem ve ortamdan soyutlanamaz. Hiçbir sanat olayı, toplumsal boyutlarından arınmış olarak ele alınamaz. Her sanat eseri yaratıcısıyla birlikte içinden çıktığı toplumun, kültürel temelleri, üretim ilişkileri ve ekonomik yapısına bağlıdır. Sanat, öz olarak toplumsal yapı, zihniyet ve birey arasındaki ilintileri açımlamaya çalışır. Sinemasal anlatılarda da kültürel ve toplumsal yapıyla bireyin düşünsel dünyası her zaman için iç içe girmiş bir halde bulunur; çünkü düşüncenin temelinde, dünya görüşü ve toplum zihniyetinin oluşturduğu mantık örgülerinin bileşimi vardır. Sözgelimi yönetmenler filmsel anlatılarını kendi öznel bakış açılarına göre tasarlarlar; burada yönetmenin anlatısı tamamen özgün ve kendi isteği doğrultusunda sunulmuş görünse bile, anlatının hem biçimi hem de içeriği (mesajlar ve kodlar), toplumsal sistemin kurguladığı unsurların dışına kolayca çıkamaz. Bundan dolayıdır ki hiçbir anlatının, kendisini üreten çevresel, düşünsel ve iletişimsel dünyadan soyutlanamadığı kabul edilir. 

Kürt sinemasının üreteceği filmlerde nasıl bir anlatı dilinin kullanılacağı, bu dilin nasıl bir biçime kavuşacağı, bu filmlerin hikayelerinin ne tür çatışmalar üzerine kurulacağı, nasıl bir kurgu, nasıl bir zamansal mekansal bağlam kurulacağı, Kürt toplumu ve Kürt coğrafyasının kültürel arka-planını irdelenmeden, Kürdistan toplumunun geleneğini göz önünde bulundurmadan, bu geleneği sürdürmenin ve anlatmanın en temel aracı olan hikaye anlatma geleneğine bakmadan Kürdistan sinemasına dair doğru hikayeler kurmak, sahici karakterler yaratmak mümkün değildir. Kürt hikayelerindeki  karakterler (Dewreş, Mem, Zin, Edulê) mekanlar (Kon, Dağ, Köy ve doğanın kendisini) ve zaman (dört yüz yıl önceki hikayelerin zamanı ve bu zamanın nasıl ele alındığı) bilgisi veri alınmadan yaratılacak eserlerin Kürt sinemasına dair üretimler olduğu tartışma götürür bir durumdur. 

Geleneksel arka-planı, zihniyet, anlatı görenekleri ve sanat arasındaki ilişkiler oluşturmaktadır. Kürtlerin tarihsel birikimleriyle oluşturdukları anlatı göreneklerini belirleyen altyapı, daha çok söze ve seyirliğe dayalı dışavurum eğilimleri taşımakta ve genel olarak da yanılsamacı olmayan bir anlayışa dayanmaktadır. Estetik ifade biçimi ve düşünsel dışavurum aracı olarak sinemasal bir çalışmanın değer kazanabilmesi, öncelikli olarak kültürel aidiyet taşıması ve bunu düşünce yoğunluklarını içerecek biçimde yansıtabilmesiyle mümkündür. Öyleyse Kürt yönetmenlerin, bu toplumun süreç içinde ürettiği sanat, felsefe ve inanış koridorunun kimi temel öğelerini çıkış noktası alan filmler yapma(ma)ları, kültürel aidiyet açısından oldukça önemli bir problematik olarak karşımızda durmaktadır.