
İkinci şartı ise, Dersim’de yaşananları yirminci yüzyıldaki genel Kürt yaklaşımının somut ve önemli bir parçası olarak görmek, ondan asla koparmamaktır. Dersim ile Kürtleri ayrı tutmaya çalışmak gerçekle uyumlu olmayacağı gibi, maksatlı ve Kürtleri bölmeye dönük bir siyaset de olur. Halbuki Dersim’deki katliama karar verenler de, bunu uygulayanlar da “Dersim Kürt olduğu için” bunu yapıyorlar. Belgeler hiçbir tartışmaya yer vermeyecek düzeyde bunu gösteriyor.
O halde Dersim katliamı 1925-38 arasında parça parça icra edilen genel Kürt katliamının bir parçası oluyor. Dersim soykırımı genel Kürt soykırımının bir parçası olarak yürütülüyor. Bunun da arkasında Kürdü inkar eden ve bu temelde yok etmek isteyen yirminci yüzyılın devletik ulus zihniyeti ve politikaları var.
Bu zihniyet ve politika temelinde yürütülen Kürt soykırımının özü ise kültürel soykırım oluyor. Yani Kürtler bir kültür olarak, halk veya ulus olarak, ayrı bir dil, tarih ve toplum olarak yok edilmek ve Türkleştirilmek isteniyor. Kültürel soykırım gerçeği bunu ifade ediyor.
Kürtlere 1925’ten beri dayatılan kültürel soykırımın esas yöntemi ise asimilasyondur. 1925-38 arasında uygulanan parçalı fiziki katliamların ise iki amacı var: Bir, katlederek veya kaçırtarak Kürt coğrafyasındaki Kürt nüfusu azaltmak. İki, katliamla halkın gözünü korkutarak kültürel asimilasyonun önünü açmak, zeminini yaratmak. Diyarbakır-Bingöl-Bitlis hattında da, Muş-Ağrı hattında da, Dersim-Erzincan hattında da 1925-38 arasında zaman zaman baş vurulan fiziki katliamların amacı budur.
Bu durum Türkiye Cumhuriyeti sınırları içinde yaratılması amaçlanan devlet-ulusun mantığına da uygundur. Bu mantık Türk olmayan topluluk ve halkları fiziken yoketmeyi öngörmüyor, tersine fiziken koruyup kültürel açıdan yok ederek Türk uluslaşmasının bir parçası haline getirmeyi esas alıyor. İşte Türkiye Cumhuriyeti Devletinin yürüttüğü Kürt politikasının kısmen anlaşılmazlığı ve uygulanan soykırımın gizlenmesi de burdan doğuyor.
Dersim’de 1925’ten beri yaşananlar bu izaha tamı tamına uyuyor. 1937-38’de çok acımasız bir katliam Dersim halkına yaşatılıyor. Fakat bunu yapmaktaki amaç çok açıktır ve belgelere de işleniyor: Dersim’i eşkiyalardan kurtarmak, Dersimlileri uygarlaştırmak, medenileştirmek!
“Dersimlileri uygarlaştırmak” olarak tanımlanan amacın iki boyutu var: Birincisi Türkleştirmek, ikincisi ise kapitalist moderniteye açmak! Bu iki boyut birbirine çok bağlı ve içiçe. Sonucu ise asimilasyondur, yani ulusal-kültürel yok oluş. Dersim’de 1937-38 katliamı işte bunu gerçekleştirmek için yapılıyor. Yoksa kafası kızan bazı kötü insanların canavarlığı değil bu.
O halde Dersim’deki 1937-38 katliamı doğru tartışılacak ve de anlaşılacaksa, ancak bu amaç temelindeki yaklaşımla olur bu. Eğer gerçekten 1937-38 katliamından dolayı özür dilenecekse, bu da ancak bu amaçtan vazgeçilerek ve yetmişbeş yıldır yarattığı sonuçlar telafi edilerek gerçekleşir. Tutarlılık ve ciddiyet bunu gerektirir. Yoksa bunlardan kopuk özrün bir değeri olmayacağı gibi, her zaman da “Aceba ne amaçlanıyor?” kaygısını içinde taşır.
Dikkat edilirse, 1937-38 katliamanı Kürt kültürel soykırımından kopuk ele alanlar, sadece o dönemin bir trajik olayı gibi görüp “Özür diliyorum” diyerek sonuçlanacağını sanıyorlar. Oysa olay böyle değildir ve tarihle böyle yüzleşilemez. Ortada içinde ana karnında ve kucağındaki çocukların da olduğu onbinlerce insanın Kürt oldukları için katledilmesi olayı var. Ve bununla da bir yandan Kürt nüfus azaltılırken, diğer yandan hayatta kalanların asimile edilip Türkleştirilmesi hedefleniyor.
Şimdi bu noktada ortaya iki temel soru çıkıyor: Dersim’de 1937-38 katliamıyla hedeflenen kültürel soykırım ne kadar gerçekleşti? Birinci soru bu. İkinci soru ise, 1937-38’de fiziki katliam uygulamalarına yol açan devletin Kürt kültürel soykırım politikası bugün ne durumdadır? Bu iki temel soru ortaya atılıp özgürce tartışılmadan ve sonuçları düzeltilmeden, katliamdan dolayı Dersimlilerden özür dilenemez ve tarihle yüzleşilemez.
Birinci soruyu ele alırsak, çok açık bir biçimde 1937-38 katliamının hedeflediği kültürel soykırımın Dersim’de çok büyük oranda gerçekleştirildiğini görürüz. Dikkat edelim, Dersim’in yetmişbeş yıl önceki kendine özgü Kürtlüğünden şimdi geriye ne kalmıştır? Dersimlilerin Kirmançkî (Dimilî) ve Kurmancî dilleri şimdi ne haldedir? Dahası Dersimlilerin yüzde sekseni şimdi nerededir? Bu soruların cevabı büyük bir acı, hüzün ve öfkedir. Dört dağ içindeki Dersim, şimdi yaşanmaz, kaçılan bir toprak parçası durumundadır. Dersim halkının yüzde sekseni İstanbul gibi büyük şehirlerde ve Avrupa’lardadır. Dersim Kürt kültürü ve dili neredeyese tarihten silinmek üzeredir. Demekki kültürel soykırım etkili olmuş ve Dersim derin bir “Beyaz soykırım” yaşamıştır.
O halde Dersim katliamı veya soykırımı sadece 1937-38 ile sınırlı değildir. 1925’ten beri Kürtlere dayatılan kültürel soykırımın 1937-38’de fiziki katliam boyutu yaşanırken, ondan sonra da “Beyaz katliam”, yani kültürel katliam boyutu yaşanmıştır. Genel Kürtlere yönelik olduğu gibi, 1925’ten bu yana Dersim’e de devlet tarafından kültürel soykırım yaşatılmıştır.
Buradan ikinci soruya geliyoruz. Ve Dersim örneğinden baktığımızda Kürt kültürel soykırımının AKP hükümeti tarafından da derinleştirilerek devam ettirilmeye çalışıldığını görüyoruz. Başbakan Tayyip Erdoğan, “Özür diliyorum” derken bile kültürel soykırımı nasıl başarıya götüreceğinin yollarını arıyor. Dilediği özrü de uyguladığı özel savaşın bir parçası yapıyor. Yoksa Başbakan’ın özürüyle Dersim’de değişen bir şey var mı? Dersim’in Kürt kimliği kabul ediliyor mu? Dersim Kürt dili ve kültürü üzerindeki asimilasyon durduruluyor mu? Fiziki katliam ve kültürel soykırımın Dersim’de ve Dersimlilerde yarattığı ağır etkilerin, travmaların giderilmesi için bir çalışma öngörülüyor mu? Adeta başı koparılmış ve beyni dağıtılmış olan Dersim’in kendine gelebilmesi için fırsat ve ortam yaratılıyor mu?
Hayır! Bu soruların hiç birinin gerekleri yerine getirilmiyor. Dahası “Munzur baraj projesi” ile seksen yıllık kültürel soykırım doğal soykırım haline getirilmeye çalışılıyor. Bunu da AKP hükümeti ve sözde Dersim’den özür dileyen Başbakan Tayyip Erdoğan yapıyor.
Sözü daha fazla uzatmaya gerek var mı? Bu düzeyi ile AKP yaklaşım ve tutumunun herhangi bir inandırıcılığı var mı?