‘Başkalarını ölümüne yargılamak isteyenler kendilerini de yargılayabilmelidir. Başkalarını savunmak isteyenler önce kendilerini savunmayı bilmelidir. Başkalarını özgür kılmak isteyenler de önce kendilerini özgür kılmayı bilmelidir. Böylece hiç özgür doğmamış çocuklarımızın özgür doğma hakları bir gerçeklik haline gelebilecektir.”
Yukarıdaki çarpıcı belirlemeler Kürt Halk Önder Abdullah Öcalan’ın Bir Halkı Savunmak adlı kitabının giriş bölümünün son cümleleridir. Buradaki belirlemeler Kürdistan’da soykırım sistemine karşı mücadele içinde bulunan insanları ne tür görev ve sorumlulukların beklediğini ortaya koyar. Bu ülkede kırk yıldır kesintisiz devam eden özgürlük mücadelesi özünde bir yargılamadır, soykırım sisteminin yargılanmasıdır. Özgür olmak isteyen toplumun verdiği hüküm nettir: Bu sistem kesinlikle tasfiye edilmek zorundadır. Bu hüküm temelinde mücadele alanına giren herkes başarılı olmak ve demokratik bir toplum yaratmak istiyorsa ilkin kendini yargılamalıdır. Kendindeki köleyi yargılayıp mahkûm etmeyen biri bu imha sistemine karşı tutarlı bir mücadele verdiğini iddia edemez. Tutarlı bir mücadele insanı olabilmek öncelikle böylesi bir öz yargılamaya bağlıdır. Tersi durum sistem-içi kalmaya devam etmek anlamına gelir ki, bunun da başarı şansı yoktur. Kölenin ipini koparması özgürleştiğini göstermez.
Kürdistan’da öz savunma temelinde devam eden mücadelenin Kürt halkını özgürleştirmeyi öngördüğü açıktır. Burada da başarının yolu yine kendini özgürleştirmekten geçer. Kendisi özgür olmayan başkalarını özgür kılamaz. Özgürlük ise anlam gücünün gelişmesine bağlıdır. Bu da her şeyden önce ciddiyet ve anlayış gücü gerektirir. Anlama işine ciddi yaklaşmak ve anladığını aynı ciddiyetle hayata geçirmek, özgürlük yürüyüşüne geçme ve bu yürüyüşe öncülük etmenin temel koşuludur. Anlamak özgürlüktür. Özgürlük hemen özgür yaşamı akla getirir. Önder Öcalan’ın da belirttiği gibi, yaşam tüm değerlerin üstünde tutulmak durumundadır. Özgür yaşamak isteyenin esas görevi yaşamı anlamaktır: “Anlayabilmek yaşamaktır, yaşayabilmek anlamak içindir.”
Anlamaya giriş ancak anlamsız olanın tanınıp reddedilmesiyle sağlanabilir. Yaşadığı ülkenin sömürge statüsünde bile olmadığını ve köle bile olamayan bir halkın mensubu olarak yaşadığını bilmek, Kürt bireyi için anlam dünyasına ilk adımı atmak demektir. Bu anlamanın pratikteki karşılığı elbette kocaman bir ‘HAYIR!’ olacaktır. Anlamakla oluşmanın özdeşliği gereğince, bu noktada reddedilen yaşama katılmama ya da bu yaşamdan kopuş kaçınılmazdır. Bu kopuş olmadan özgür yaşam arayışına girilemez, girilse bile özgür yaşamı mümkün kılan DOÐRU ile buluşma gerçekleşemez. Doğruluk hakikatin özüdür, özgür yaşam doğru yaşamdır. Anlamak özgür yaşamı mümkün kılan doğrunun keşfedilmesiyle mümkündür. Kendini özgürleştirmenin yolu budur.
Anlama esasen yedi yaş civarında başlar. Bu yaştaki çocuk toplumsallaşma sürecine girer. Çocukluğun temiz hayalleri verili topluma katılmaya karşı direnişe geçse ve özgür bir toplumsallığa meyletse de, nerdeyse hiçbir Kürt çocuğu bu direnişi sonuna kadar sürdüremez. Aile ve toplumsal çevre çocuğu cahil, çirkin ve ihanete uğramış bir yaşama katılmak zorunda bırakır. Gerisini çocuğu kültürel soykırım kıskacına alan ulus-devlet tamamlar. Soy sürdürmeyi üreme derekesine düşüren bu sistemin hükmettiği Kürdistan’da çocuğun özgür yaşama hakkı daha doğmadan gasp edilmiştir. Doğan her çocuğun gözünü açtığı dünya iğrenç bir kölelik dünyasıdır. Kürt çocuğu âdeta bir karanlıktan lanetli bir başka karanlığa fırlatılıp atılmış gibidir. Bu yüzden özgürlük mücadelesinin en temel görevi hiç özgür doğmamış çocuklarımızın özgür doğma haklarını bir gerçeklik haline getirmektir. Önder Öcalan’ın insanı hayran bırakan o müthiş yoğunlaşması ve muhteşem direnişinin temel bir amacının bu olduğu açıktır.
Çocuğun dünyasını ve bugünün modernist yaşamına karşı nasıl davranması gerektiğini anlamak isteyen, her şeyden önce Önder Öcalan’ın çocukluğuna bakmalıdır. Ondaki önder kişiliğinin yedi yaşından itibaren şekillenmeye başladığına kuşku yoktur. Bu şekillenme son derece zorlu bir mücadeleyi gerektirmiştir. Mücadele ilk etapta aileye ve köye yönelmiştir. Özü ise toplumsallaşmadır. Başlangıçtaki direniş ananın dayattığı toplumsallığı hedeflemiştir. Ana çocuğunu kendi toplumuna hazırlamak istese de, aslında çocuğuna verebileceği bir toplumu yoktur. Kürt toplumu çoktan dağıtılmıştır. Mevcut toplumsal yaşam kirli suların içine aktığı bir bataklığı andırmaktadır. Çocuk Öcalan’ın tavrı kesindir: O asla başkaları gibi yaşamayacak, bu bataklıkta gezmeyecek ve bu kirli sularda yüzmeyecektir. Kendi toplumsallığını arkadaşlarıyla birlikte kendisi yaratacaktır. Bu tutumudur ki, Onu bu ülkede kendi çocukluk hayallerine asla ihanet etmemiş ve ruhsal bekâretini korumuş yegâne insan haline getirmiştir.
Önder Öcalan şahsında kendini yeni tanımaya ve yaşamı sorgulamaya başlayan tek başına kalmış bir çocuğun direnişinin bugün geldiği nokta, yediden yetmişe bir halkın imha ve inkâr sistemine karşı topyekûn ayağa kalkışıdır. Bir çocuğun tek kişilik isyanı şimdi sömürgeciliğe karşı milyonların katıldığı yenilmez bir direniş geleneğine dönüşmüştür. Gençlik, gençliğin gençliği olarak çocuklar ve kadınlar bu kutsal mücadelenin en dinamik güçleridir. Kürt çocukları bugün artık hayallerine ihanet etmeyecek kadar bilinçlenme yolundadır. Ne kimi büyüklerinin teslimiyet vaazları, ne de imha ve inkâr sisteminin vahşi terörü onları yer aldıkları mücadele meydanının dışına itebilir. Bugün zindanlardaki binlerce çocuk hem Kürt halkının gurur kaynağı, hem de özgürlük mücadelesinin mutlaka zaferle taçlanacağının en anlamlı kanıtıdır. Kürt çocukları Öcalanlaşma yolundadır ve bundan da ancak sevinç ve gurur duyulabilir. Yargılanması gereken bu çocuklar değil, yeniçerileşme ve bunu dayatan faşist sömürgeciliktir.
Bu açıdan bakıldığında, “Çocuğun yeri panzere taş attığı sokak değildir, okul bahçesidir. Çocuğun elinde taş ve sopa değil kalem olmalıdır” demenin çocukları kendi hayallerine ihanet etmeye çağırmak anlamına geldiği görülecektir. ‘Taş ve sopa yerine kalem, sokak yerine okul’ biçiminde formüle edilen alternatif, belki de farkında olmadan Kürt çocuklarına en lanetli ölümün yolunu göstermek demektir. Kürdistan’daki her okul özü itibariyle bir Auschwitz kampıdır. BM’nin kabul ettiği ve 12 Ocak 1951’de yürürlüğe giren ‘Soykırım Suçunun Önlenmesine İlişkin Uluslararası Yasa’da da Kürt çocuklarının Türkleştirilmesine benzer durumlar soykırım olarak tanımlanmakta ve zamanaşımı dışında tutulan bir suç olarak kabul edilmektedir. Uluslararası toplumun insanlık suçu sayıp şiddetle mahkûm ettiği kültürel soykırıma karşı durmak yerine, bu kırımın en etkili bir biçimde gerçekleştirildiği ‘manevi ölüm kampları’nı çocukların önüne iyi bir alternatifmiş gibi koymak ve “Çocukların yeri sokakta taş atmak” değildir demek hiçbir gerekçeyle kabul edilemez.
Eski Kenan’da küçük yaştaki çocuklar belli zamanlarda Tanrı Moloch’a kurban olarak sunulurdu. Kültürel soykırım ve onun en tehlikeli unsuru olan asimilasyon da Kürt çocuklarını Türk ulus-devletine kurbanlık kuzu gibi sunmakla eşdeğerdedir. Üstelik bu çocuklar her gün topluca kurban edilmektedir. İkisinin de içeriği aynıdır, ikisinde de ‘ölüm’ vardır. En lanetli ölüm asimilasyonun yol açtığı anlam yitimiyle birlikte gelen ölümdür. Kendi köklerinden kopmak, kendi tarihine ve toplumuna yabancılaşmak, başka bir gerçekliğin hizmetine girip kendi öz toplumuna karşı kullanılan bir haine dönüşmek ölümün en trajik biçimidir.
Nazilerin gaz odalarında ölüme gönderdiği Yahudiler hiç olmazsa kendi etnik kimlikleriyle can vermişlerdi. Kürdistan’daki ‘gaz odaları’nda ise Kürt çocuklarına sistematik olarak başka bir etnik kimlik aşılanmaktadır. Bu işlem insan olarak öldürülenin hayvan olarak yeniden doğuşudur. Başka bir deyişle okullar ‘varlıkları Türk varlığına kurban edilen’ kuzular üreten birer hayvan çiftliğidir. Bu açıdan asimilasyonist eğitim sistemi hayvanlaştıran bir sistemdir. Yeni türden temerküz kampları olan okulların temel işlevi budur. Götürüldükleri soykırım değirmenlerinde Kürt çocuklarına her sabah yaptırılan ‘Andımız’ adlı Türkleşme yemini, kurban kesme ayini sırasında okunan duayı çağrıştırmaktadır. Kürt çocuklarının isyanı bunadır. Onlar artık ‘kuzuların sessizliği’ne başkaldırıyorlar. Bunu olumsuzlamanın kabul edilebilir hiçbir yanı yoktur.
Sömürgeci devlet öncelikle kız çocuklarını asimile etmeye çalışmıştır. Kültürel soykırım konusunda hazırlanmış tüm gizli planların en önemli maddelerinden biri küçük yaştaki kızları yatılı okullara alıp Türk kültürü ile eğitmektir. Her dönemde uygulana gelen, ancak 12 Eylül darbesiyle birlikte açıktan yürütülen ‘haydi kızlar okula’ kampanyası yine aynı amaca hizmet etmektedir. Kadın çocuğun ilk öğretmenidir, çocuk onun verdiği kültür temelinde şekillenir. Türk kültürüyle yoğrulmuş kadın evde çocukla Türkçe konuşacak ve onu ‘Türk kültürü’ ile eğitecektir. Bu tür bir eylemin içindeki kadının oynadığı rol en azından objektif olarak kültürel soykırım sisteminin ajanlığını yapmaktır. Kürt gerçeğinde erkeğin yabancılaşmaya açık olmasına karşılık, kadın öz kültürün taşıyıcısı ve anadilin koruyucu gücü olmuştur. Kürt kimliği, kültürü ve dilinin bu temel direği şimdi kırılmak istenmektedir. Yeni eğitim sistemi bu direği daha erken kırarak Kürtlük binasını çökertmeyi hedeflemektedir.
Dilini koruyamayan biri kendi kimliğini ve kültürünü de savunamaz. Çocuğunu kaygısızca kültürel soykırım değirmenine yollayanların inkâr ve imha sistemine karşıtlık iddialarının hiçbir değeri yoktur. Daha da önemlisi, evinde çocuğu ile kendi anadilinde değil de yabancı bir dille konuşanlar, ister ana ister baba olsun, ajanlık yapmaktadır. Kuşkusuz çocukla Kürtçe konuşmak kendi başına palyatif bir çözümdür. Gerçek çözüm Demokratik Özerk Kürdistan’da anadilde eğitim sisteminin oturtulmasıdır. Eğreti çözümde de ısrarlı olunmalı, ancak gerçek çözüm için mutlaka sonuç alıcı bir mücadele geliştirilmelidir. Şunu hiç unutmamak gerekir: Kimliğin, dilin ve kültürün korunması çocuğun korunmasıdır. Savunmasız çocuk savunmasız ülkedir. Kültürel soykırımı taşlayarak kendisini savunan çocuğu direniş mücadelesinden alıkoymanın Kürdistan gerçeğini ve kültürel soykırımı anlamamak anlamına geldiği açıktır.
Kültürel soykırımı taşlamak