Mehmet Serhat POLATSOY

 

Hem yaşayanların dilinden, hem anlatılanların ve hem de kaynaklarda yer bulan şekliyle 24 Nisan 1915-17 arası, bir 'Ermeni soykırımı, tehciri, katliamı ve ileri açlığı' yaşatıldı. Ağızlarından salyalar akan ultra-faşistler ve dinci yobazların Ermenilere yaşattıkları acılar, dün gibi hafızalardadır.

Yine 6-7 Eylül 1955'te İstanbul, İzmir'de Rum, Ermeni, Yahudilere ve mallarına karşı bir katliam, tecavüz ve talan gerçekleştirildi. Hafızalarda derin yaralar açan bu olaylar elbette bir siyasal sürecin içerisinde gerçekleştirildi: "Dönemin iktidarı Demokrat Parti, zorlaşan ekonomik durum ve yüksek enflasyonla hayat standardı düşen kesimin güvenini kaybetmişti. Tarihe, "Gladio'nun Türk kolu olan Seferberlik Tatkik Kurulu'nun yanı sıra kontrgerilla ve MİT'in selefi olan Milli Emniyet Hizmeti tarafından planlanarak destek sunulduğu" kaydı düşürülmüştü. Yine bizzat dönemin Özel Harp Daire Başkanı ve aynı zamanda emekli Orgeneral olan Sabri Yirmibeşoğlu tarafından: 6-7 Eylül "başarılı bir özel harp işidir" denilerek olayları çıkaranlar olarak, sahiplenilmişti. Tanık anlatımlarına göre olayların ertesi gelen Cumhurbaşkanı Celal Bayar, Başbakan olan Adnan Menderes'e dönerek, "Adnan, bu muydu yapacağın" diyerek azarlamıştı. Menderes'in bu olaylardan bir kaç yıl sonra bir darbe sonrası idam edilmesi ise dikkat çekiciydi.

6-7 Eylül olayları için paragrafın uzun tutulmasının nedeni 1915 olaylarını tertipleyenlerin kimliğini ele vermek açısından önemlidir.

Türkiye tarihinde sadece 1915-17 ve 6-7 Eylül 1955'ler yaşanmamıştır. Ülke tarihi neredeyse katliamlar tarihidir. Alevi, Êzîdî ya da Müslüman Kürtler Türkiye'de her daim katliama uğratılanların adresi konumundadır. Sistematik kırımlarla bir halk ve sahip olduğu inançlar yok edilmek istenmektedir. Kürtlerin, Alevi ve Êzîdî Kürtlerin kırımdan geçirilmelerinin sadece Türkiye'nin, yani Müslümanların değil, aynı zamanda İsrail'in, yani Museviler ve ABD, İngiltere ile Avrupa Birliği’nin, yani Hıristiyanların da bir dahili vardır. Neticede hem Alevilik hem de Êzîdîlik iki kadim inanç ve diğer dinlerin öncesinden günümüze gelen zengin yapılardır.

Zilan katliamı! 1930 yılında gerçekleştirilen katliamda on binlerce insanın Zilan deresine atıldığı tarihi kayıtlarda mevcuttur. Şark Islahat Planı kararnamesi ile Şeyh Sait 'isyanı' ile başlayan katliam Kürt aristokratlar ve din adamlarını hedef almış Zilan'a kadar katliamlar devam etmişti. Zilan katliamını o dönem 16 Temmuz 1930 tarihli Cumhuriyet Gazetesi şu sözlerle manşette vermişti: "Ağrı Dağı tepelerinde tayyarelerimiz şakiler üzerinde çok şiddetli bombardıman ediyorlar. Ağrı Dağı daimi olarak infilak ve ateş içinde inlemektedir. Türk'ün demir kartalları asilerin hesabını temizlemektedir. Zilan Deresi ağzına kadar ceset dolmuştur."

1937-38 Dersim katliamı! Dersim her dönem örgütlü bir yapıya sahipti. Osmanlı döneminden Cumhuriyete ve ta ki "Büyük kırım" olarak da bilinen "38 kırımına" kadar da bu örgütlü yapı çeşitli zamanlarda kırılmaya, birlik dağıtılmaya, inanç ve dil asimilasyona uğratılmaya çalışılmış ancak başarılı olunamamıştı. 1876 ile başlayan irade kırma çabaları 1935'te ‘Tunceli Kanunu’ ile isme yönelmiş ve hazırlıklar üst aşamaya çıkarılmıştı. 1937-38 yılları arası gerçekleştirilen katliamların bir nedeni de 1915 Ermeni soykırımında Dersimlilerin Osmanlı'ya karşı Ermenileri koruma ve yanlarında olmalarıydı. Dersim'de gerçekleştirilen büyük kırım yetmemiş olacak ki Türkiye günümüzde de Dersim'in doğası, dağları, vadileri ve canlıları ile bitmek tükenmek bilmeyen bir savaş halindedir. Bu doğa, inanç ve bir halka karşı sistematik olarak işletilen bir soy tüketme ve bir inancın yozlaştırılma çabasından başka bir şey değildir.

İnsanlığın utanç tarihi olarak kayıtlara geçen Enfal ve Halepçe katliamları! Yine Maraş, Çorum, Sivas ve Roboskî, katliamlar silsilesinin sadece bir kaçıdır.

73. Ferman! Tarihin kadim halkının sahip olduğu yine kadim bir inancın temsilcileri olan Êzîdîler neredeyse tüm hegemonik güçlerin laboratuar ürünü olan DAİŞ tarafından büyük kırıma uğratıldılar. DAİŞ yine aynı 1915 olaylarındaki faşist ve yobaz kesim gibi pratikler sergileyerek tarifi imkansız trajedilere sahip bellekler oluşturmuşlardır.

Kobanê katliamı! DAİŞ eliyle sergilenmiş bu katliam ve vahşetin boyutları anlatılamayacak düzeylere varmıştır. Kobanê, sadece Sünni Kürtlerin değil, kısmen Türkmen, Ermeni, Arap, Süryani ve aynı zamanda inanç olarak Êzîdî, Alevi ve Hıristiyanların da yaşadığı kozmopolit yapıya sahip bir şehirdi. DAİŞ başta Kürtler olmak üzere tüm bu kesimlere karşı vahşet sergilemiş ve deyim yerindeyse tüm bu alanları yakıp yıkmıştı.

Daha öncesinden Rum, Ermeni ve Yahudi katliamlarına imza atanlar yüzyıldır Kürtlerin yakalarından düşmemişlerdir. Özellikle Kürtlere karşı da özel bir yönelimin olduğu nettir. Dikkat edilirse katledilen Kürt'tür. Katliamlara uğrayan inançların mensubu olduğu ırk Kürt ırkıdır. İnancı Alevi, Êzîdî ve Müslüman da olsa katledilen Kürt'tür. Yani mesele Kürt ve aynı zamanda da İsrail'in kendilerine" vaat" edildiğini düşündükleri, gizli-açık olarak (şimdilerde Katar eliyle) toprak satın aldıkları Kürdistan coğrafyasıdır. Hedef alınan hem bir ırk ve hem de inançları ile coğrafyasıdır. Diyarbakır patlaması Kürdün belleğine göndermedir. Suruç ve Ankara Gar katliamı yine Kürdün katliamlar tarihine bir gönderme, bir uyarı ve bir hatırlatmaydı.

Maalesef hem Türkiye tarihi hem de hegemonların tarihi katliamlar tarihidir. Doğa ve canlılar mı? O'nlar için önemli değildir.