Kürt ve Kürdistan fobisi atalarından mirası olarak genlerinde  yuvalanıp kurtlanmış, kurtçukları bıcıl bıcıl kaynayan bir sendromdu. Adam, ruhunu kemiren sendrom depreştikçe, içeride daha çok ölüm fermanı çıkarıyor, sonra öteye uzanıp Mesud Barzani ve Celal Talabani’yi, Generallerinin şişkin pazularıyla tehdit ediyor. İkiliyi "aşiret reisi" diye diline dolayarak aşağılıyor, kalıbından çıkmış kiniyle, "Kürdistan Arjantin'de de kurulsa yıkarız" diyordu.

Güney’e el atmanın Amerika’ya dokunacağını bilenler, içleri sızlayarak gelişmeleri uzaktan seyrediyor, bir yandan da entrika dokuyordu.
Sonunda, Güneyli liderlerin "şefkate hasret yetim" ruh hallerini keşfedince, bu damardan giriyor, dün aşağıladıkları kişiler birden bire "can kardeşim" oluveriyorlardı. Çünkü yüzlerine gülmüşlerdi. Bir gülümsemeyle ülke kapıları sonuna kadar açılmıştı, önlerinde.
Ankara’nın gülücüğü bulanmasın diye, Kuzeylilerin konuştuğu Kürtçe lehçe olan "Kurmancî" dolaylı yasakla resmi dil olmaktan çıkarılıyor, dil kesmeyle kültürel bağlar koparılarak, araya hendek kazılıyordu.
 Dün, "ulusal kurtuluş mücadelesinde" göründükleri için yakalarına "terörist" yaftası iliştirilenler, o etiketi, bazı ülkeler nezdinde hala taşıyorlardı. Ama gülücük alınca bu yaranın acısını unutmuş, işkence, zindan ve ölümden kaçmış, ama biat etmemiş Kuzeyliler, orada resmen adı konmamış terörist olarak görülüyor, "parya" muamelesiyle dışlanıp barınma imkanları setleniyor, inşaatlarda kazma, kürek işi bile esirgeniyordu. Kuzeyli Kürtlere iş yok, ama eğitim Fethullah Gülen teşkilatına emanetti. Petrol paraları Türk müteahhitlere akıyordu. Türklerden arta kalan işçiler Taylan’dan, Hindistan'dan, Afrika'dan ithal edilerek eksik tamamlanıyordu.
Ulusal Konrge'ye yanaşmamaları, Kuzey hareketini düşman belleme ve Rojava sınırına hendek kazma da gülücüğün karşılığıydı.   
Oysa, o gülücüğün de bir dolambacı vardı. Oluşan Kürdistan’ı Amerika’ya rağmen yerle bir edemeyeceklerini anlayanlar, öne sürmek üzere Suriye’deki Beşar Esad rejimine yanaşmış, Esad bir gün aniden kardeş olmuş, iki rejimin Bakanları bile ortak toplantı yapmışlardı. Fakat, hızla gelişen kardeşlik, aynı hızla düşmanlığa dönüşmüştü. Esad, beklenmeyen saldırıya uğradıktan sonra ağlamaklı olmuş ve "Kürtlere cephe açmadım diye, bana bunu yaptılar" demişti.
Aynı akibeti, Bağdat da yaşadı. Bağdat'tan, Hewleri yerle bir etme umutları boşa çıkınca düşman, Hewler'de Bağdat’la savaşın eşiğine gelmişti.
Oysa, bu sırada IŞİD kuluçkadaydı. Aldığı vekaletle üslerini kuruyor, silah ve katil tahkimatı yaparak büyüyordu. Hewler ise "stratejik ortağın tetikçisi bana dokunmaz" rehavetindeydi. IŞİD Rojava’ya saldırırken, o da Türk devletine paralel hendek kazıyarak yardımcı oluyordu. Çünkü, Ankara "stratejik ortak"tı. Hewler ise sözün nerelerinden çıktığını anlayamayacak kadar dünyadan habersizdi.
 IŞİD, bir sabah aniden Hewler kapısına dayandığında bile hala gülücüğün rehavetiyle horuldayarak uyuyorlardı. Oysa, "arkadaş" yıllar önce "Kürdistan Arjantin'de de olsa" diye yemin etmişti. Dünya medaysı da, davullar çala çala, IŞİD’in Türkler tarafından beslendiğini seslendiriyor, düşünen Kürtler de "hedef bütün parçalardaki Kürt kazanımıdır" diye bağırıyorlardı. Ama duyan, gören, gördüğünü anlayan kim!..
Baskına uğradıklarında, uyku sersemliğiyle "hayal kırıklığına uğradık, stratejik müteffiğimiz dar günümüzde bize yardım etmedi" diye ağlaşıyorlardı.
Osman Baydemir, önceki akşam Med Nûçe televizyonunda, nafile yere Kürdistan’ın ahir zaman dervişi misali "hewar" diye sesleniyor, "gün birlik günüdür, Kobanê’den sonra Hewler sıradadır" diyordu.
Baydemir’in "hewar" avazı nafileydi, bence. Çünkü, kimileri için, Türk bankalarındaki dolar hesapları, İstanbul boğazındaki kaşhanelerin tapusu, daha önemlidir. Bu beklentinin uykusu ise derindir. Hewler kapısındaki top sesleri bile uyandırmaz, böylelerini.
Rojava’nın lidererinden Salih Muslim, Sterk TV’de, "Kobanê'ye saldıran tanklar, Akçakale’de Nurtepe köyü yakınında Türk treninden indirildi, gören şahitler var" diyordu.
IŞİD dün, Hewler’e varmak için Maxmur cephesinde saldırıdaydı.
Kuzeyli savaşçıların bir kolu Maxmur cephesinde ve öteki Kobanê önlerinde Kürdistan’ın haysiyetini, kadınlarının onurunu, bebeklerin hayatını savunmak için can siparane direniyorlardı.
Uyku mahmuru Neçirvan Barzani, gözünü dikip tetikçiye, kiralık katile bakmaktan, Kürt halkı ve çocuklarının gerçekte kiminle savaştığını görüyor, görüyorsa anlayabiliyor mu? Hala birileri alınır, gülücüğünü geri alır endişesinden, Kürdistan'ın ulusal birliğinden söz edemediğime göre, hiç sanmıyorum.