Yenmek, ses çıkaramayacak derekede bitirip, susturmaksa eğer, direnen hiçbir halk yok edilememiştir, bugüne kadar. Baskın güç, sahip olduğu kalabalık ordular ve elde bulundurduğu üstün silahlarla, vahşi darbelerle geçici zaferler elde edebilir, davasına inanıp, ona adanmış bir halka karşı kesin zafer kazandığı görülmemiştir. Amerika’nın Vietnam, Rusya’nın Afganistan yenilgisi, İrlanda’nın Britanya’ya karşı galebe gelmesi, Basklıların kazanımları gibi…
„Kırılarak soyları kurutuldu“ sanılan Amerika ve Avustralya yerlileri, sayıca az da olsalar bugün, „biz bitmedik, buradayız“ diyorlar. Türkler, Ermenileri kırmakla bitirdiklerini sanarak, aynı metodu, Kürt halkı üzerinde de denediler. Ermeniler bugün, kendi devletlerine sahip. Kürtlerse, tarihlerinin en örgütlü isyanını sürdürüyor.
Oysa Atatürk, „çıban başı koparılmıştır“ demiş, Türk basını, mezar taşının üstüne „Kürdistan hayali burada yatıyor“ diye yazmıştı. Fakat, tarihleri hayali zaferlerle dolu olanlar yanılmışlardı. Kurtulabilen Kürtler, yıllar sonra öncülerini bulunca, bu kez örgütlü ve daha kuvvetlice bir isyan dalgası olarak tarih sahnesine çıktılar. Bir avuç gerilla, demode olmuş, kırık, dökük tüfeklerle, bir milyon kişilik mevcuduyla dünyanın en kalabalık ordularından biriyle savaşıyordu. Dahası polis, adliye takviye güç, devasa medya ise zaferler üreten propaganda fabrikasıydı. Bu da yetmemiş, uyuşturucu nakliyatında önü açılıp, yeni kazanç alanları sunulan „vatansever mafya“ da alana sürülmüştü.
Ölüm taburlarıydı, bunlar. Türk adaleti adına da iş görüyorlardı. Mangalar, Kızılderili soykırımcısı Amerikan Generali Coster’den esinlenme „iyi Kürt ölü Kürt’tür“ narasıyla ortalıkta dolaşıyor, ihbar edilen ya da şüphe edilen insanları kaçırıyor, işkence ile öldürdükten sonra kuyulara dolduruyor, pek çoğu askeri kışla arazisinde olan toplu mezarlara gömüyorlardı.
Ölüm mangaları, korkutucu görünmek için, Amerikan propaganda filmi Rambo tipinin bir karikatürü olarak sakallı, üstlerinde kirli atlet, boyunlarına doladıkları mermi şeritleriyle, pazularını şişirerek sokaklarda dolaşıyor, „ruhu teslim alınacak Kürt“ arıyor, Amerika’daki ırkçı Klan çeteleri gibi köyler sarıp yakıyor, can alıyorlardı.
Kıbrıs’ta bir Rum gencini vurdurmaktan, uluslararası polisçe aranan bir general de, Sicilya asıllı Amerikanlı mafya şefi Al Capone’u taklitle, boynuna tamburalı tüfekle gazeteci Celalettin Çetin’e poz vermiş, o günden sonra „Tamburalı Paşa“ olmuştu, adı. Tamburalı, daha sonra mafya sofrasında şeref konuğu, ardından silah kaçakçılığından gazetelere konu olmuştu. 
Bir TC Kürt’ü, geçenlerde bir Türk televizyonunda, „Kürtlerin can kaybı, sanıldığı gibi 40 bin değil, 100 bin kişi dolayındadır“ diyordu.
 Kürdistan’ın gerçek kayıplarını kimse bilmiyordu. Çünkü, terör devleti, mafya yöntemiyle yok ediyor, yok ediciliğin bilançosu ise yoktu. Ama, 100 bin kayıp tahmini de abartılı, yanlış değildi.
Fakat, TC zalimleştikçe „terör“ dediği Kürdistan isyanı yayıldı. Kürdistan, bir bataklığa dönüştü. TC dibe batmaya başladı. Terör devletinin başı Başbakan, fatih edasıyla gittiği Kürdistan’da terk edilmiş şehir manzaraları, sokak köpekleri ve deşilmiş çöplüklerle karşılandı. Bu TC’nin, bütünüyle yenilip, dışlanmasıydı.
 Kürdistan, kayıplarının yasını tutma, ibadethaneleriyle de ayrılmıştı. Topyekün isyanda toprağa düşen her Kürt’ün ardında onbinler, elli binler yürüyor, düşenin yeri iki katı artarak doluyordu. AKP rejiminin destekçilerinden Mehmet Altan bile, geçenlerde bir televizyon kanalında, son zamanlarda dağa çıkan Kürt genci sayısının katlandığını söylüyordu. 
TC güçlerinin Kürdistan’da mafya çetesine dönüştüğü, bir kamyon kazasıyla ortalığa saçılmış, ama ordunun yenilgisi, büyük taarruzların akametine rağmen örtülü tutuluyordu. Onu da Genelkurmay eski Başkanı General Işık Koşaner, „rezalet“ diye itiraf ediyordu. General, Türk ordu birliklerinin korkudan, kum torbalarına gömdüklerini, komutanların çatışma sırasında tüfeklerini atıp kaçtıklarını, bazılarının düşman diye karşılıklı vuruşup kayıplar verdiklerini, kendi döşedikleri mayınlarla havaya uçtuklarını söylüyordu.
Bir milyonluk ordu, Kürdistan bataklığında çaresizdi. Kalın duvarlı, hendekler, mevzilerle çevrilmiş kışladan çıkamıyor, çıktıklarında darbeleniyor, terhis olan askerlerin aileleri, doğrudan Başbakan’ın müdahalesiyle çocuklarına kavuşabiliyorlardı. Sarılmışların çıkışı zordu, çünkü.
Her yenilgi, bir başlangıç, yep yeni bir dönemdir. Kendisini aşağılayan, egemenliğini tanımayan ordunun yenilgisi AKP rejimi için aranan fırsat oldu. Başbakan kuyruğundan tutarken, savaşı polis taburlarıyla sürdüreceğini açıkladı. Bu büyük bir aşağılamaydı. Ordusu, bir kaç bin gerillaya yenilmiş generallerin, kabadayılanma güçleri yoktu. AKP generallerin nefer selamına durmasıyla da yetinmiyor, şimdi. „Haydi hep beraber camiye“ diyorlar.
Ama AKP rejimi, orduyu Kürtler sayesinde dize getirdiğini ağzına bile almıyor…