Kürdistan dağlarına bahar geldi. Belekiden sonra, kara yayıldı. Dağlar şimdi kevcır kesk û hişîn…
Bahar, bir sabah aniden gelmiyor; usul usul iniyor dağlara.
Önce, sabah güneşi zelal, keskince sağılmaya başlıyor. Bahar ağzıdır, artık. Havadan sonra, toprakta cemre zamanı…
Toz toz uçuşan kar dünyası, bu demlerin gece ayazında dona geçiyor. Üstünde atlar koşsa toynak, gameşler yürüse geride tırnak izi bırakmayacak derekede pekleşip, kaya pekliğinde kuşre kesiliyor.
Gündüz, üstten güneş ısısı ve altta isyankarca ruhlanıp, nefeslenen toprağın için için kemirmesiyle, kar su salmaya başlıyor. Dip suları birleşip, newal ve mesillerde xul xul ses vermeye başlıyor.
Kuşre yumuşadıkça, en önce güneşi keskince emen berojların karı incelip, deliniyor. Dipten bılklayan, yerden foşurdayan pınar ve arkları apak buğular soluyarak açılıyor.
 Dip sularının herıkleştiği çayırlar, sonsuz düzlüklerin karı gündüz, yolunu şaşıran tilkilerin ağırlığına bile dayanıksız, şılp, şılp qaxılme, bataklık kesiliyor. Dağlara beleki geliyor.
Yavrularını büyüttükten sonra, aniden zurbeleşerek, dağları sessiz bırakan göçmen kuşların dönüş demleridir, şimdi…
Tüy ve telekleri kara sedef ışıltılı, ak belek Reşelek kuşları, günü ve saatini şaşırmadan, tastamam Newroz sabahı güneş kızgın bir saç gibi apak ufuklarda patlayıp, dağların alınlarında zerikleşirken damların saçakları, düzgünce kesilip, özenle örülmüş koyun tezekleri surlarında, herıkleşen ötüşlerine duruyorlar. Qaxılmeden sonra delinmiş, beleki düşmüş çayırlar ve pınar arklarında nazlı, nazenince dolanan Turnaların melodik ses çağlayanı büyülü bir zil û zengıl gibi uzayarak, Reşelekler sedaları üstüne sağılıyor, örtüyor.
Uzun sürmüş kıştan sonra, ay ışıklı gecelerde, ilk defa dağlar mavimtrak sarıdır. Gök yıldız çimidir. Kaa Pire apak yoldur, göğü boydan boya yararak kainat ötesine uzanır. Yıldızların ışıltısı, ay ışığını çoğaltır. Yerde yürüyen karıncanın bel boğumu gözle görülür. Hevt xuç û bıra yıldızları uzak, ama en keskininden çakıp, hepsinden zelal ışıldar.
En alttaki yıldızlar, dağların doruklarına, yakın tepelere konmuş gibi bırıq bırıqtır. Uzansanız dokunacak kadar yakın.
Karı üstünden atan toprak, sarımtırak zilleniyor, sonra kevcır yeşile kesiliyor. Sürülerin “çol”a yollanma, kurdun, kuşun, mozun üreme güdüsüyle ses sese eş, aşk ve yuva aradığı, ayrı düşmüş koyunlarla kuzuların birbirini arayan melemelerinin upuzun aktığı, dağların büyülü seslerle yankılandığı zamandır.
Dağların nimetleri “pıncar” zamanıdır. Baharın sevinci yüreklerde coşku. Gulık, kereng, mendik, hevlız, sirım dermek için güneşe çıkan sevdalı genç kızların, saçlarında gulsosın, aşık delikanlılar dağlara fısıldayan dengbêj…
Yıllar varki, rüzgar önünde savrulmuş pivong çiçeği gibi dağlarımdan uzağım, ben. Bebek iken gördüğüm kızlar “azıv” , erkekler delikanlılık çağında, dağlara verdiler yönlerini. Kimileri, adanmışlığın adıyla Kürdistan şehidi…
Köyler enkaz yığını. Dağlarım, kurdun, kuşun yuvasıyla yangın ve zehir artığı yaralı. Göğünde zehir bulutları. Zehirlenmiş toprakların “pıncarı” kavruk, rengi, tadı, şekli tuhaf. Kar altından zerık boy veren, güneşi görünce kızıl, mor, sarı, mavi, kara, güneşin yedi rengiyle yapraklanan gulsosınların boynu bükük.
Yok edemedikleri topraklarda, “azıv” kızların, delikanlıların pıncar dermesi, Kürdistan, Kürde yasak.
Daha geçen gün Hakkari’de pıncara çıkanları helikopterlerden füze, mitralyözlerle taradılar. Kürdistan açık hava hapishanesi, Kürtler kendi yurtlarında esir. Köyler enkaz yığını.
Bahardan güz karlarına kadar dağları, ada ada nakışlayan sürüler silik, baharda koyun, kuzu melemeleri, kıştan sonra açık havaya çıkan ve özgürlüğün güdüsel coşkusuyla havada akarcasına bir koşu tutturan atlar yok, artık. Yaylaları, “çol”ları yasaklayıp, mayınlayarak sürüleri öldürdüler.
Atları, birer aslanı andıran Kürdistan köpeklerini tutukladılar. Götüremediklerini vurdular.
Dün, ilk Türk parlamentosunun açılış yıldönümüydü. Aslını, neslini inkar eden her dönme gibi yeni kimliğinde, asıllardan daha keskin görünme güdüsüyle ırkçı histeri krizi geçirircesine dindar ve kindar yeni nesiller diye haykıran Zalim’in yüzünde donmuş kurt gülüşü; koltuğunu bir kaç dakikalığına mostralık niyetine, dindar ve kindar bildiği çocuğa terk ediyordu. Öte yandan, rejiminin polisi, köyü yangına verilmiş, mülteci olmuş Kürt çocuklarını kovalıyor, zalimin adaleti tutuklama kararı kesiyor, hapiste esirken uğradıkları tecavüzü anlattıktan sonra yeniden tutuklanan çocuklar için, savcı 40 yıllık hapis cezası istiyordu.
Kürdistan dağlarına bahar, ama halkım rehine, esir. Azıv kızlarımın saçlarında, güneşin yedi rengi hevenkleşen gulsosın yok.
Daha çok çalmak için, Kürt kanını içmeye yeminli zalim, Kürdistan’ın umut çiçeklerine onursuzluğun sesiyle sesleniyordu:
“Halkının köle kalması için, teslim olmaya koş ve yaşa!..”