Kürdistan şehir ve kasabalarında başlayıp yayılan barikatlar, IŞİD ruhuyla can alan terör devletine karşı gelişen savunma mekanizmasıdır.
AKP iktidarında, ses getiren ilk barikat, İstanbul’daki Gezi Parkı’nda kuruldu. Genç üniversiteliler, AKP yağmasına karşı, parkı savunmaya çalıştılar. Ama kalıcı olamadılar.
Kürtler, bu sırada AKP tipi “barış görüşmeleri”yle meşguldu.
İktidar, daha sonra tekerlekli tanklarla Kürt şehir ve kasabalarına saldırdı.
Onurlu kişi, kişilik başkasının onuruna saygılı olandı. AKP çevrelerinde böyle “lükse” yer yoktu. Tecavüzcülükten sanık biri, muktedir generaldi. Hırsızlık, yolsuzluk, talana dair savcı düzenlemeleri (fezleke), mahkemelere yansıtılmıyor, meraklıları “vay be” diye diye gizliden gizliye okuyor, “babacım, senin paraları taşıya taşıya bitiremiyorum, bitirmek için gece karanlığını bekliyorum” diyaloğu dünya medyasına sıçrıyordu.
İşte bunlar, insan onurunu sokağa çıkma yasağı ile darbeleyince, cevaben ilk 2014 yılında, Lice’de kuruluyor, daha sonra Cizre’de ortaya çıkıyordu.
Sokağa çıkma yasağı denilen, yüzbin nüfuslu şehirlerin emirle ev hapsine mahum edildiğinde, polis zırhlı araçlarla sokaklara dalıp, evleri basıyor, insanları tutukluyor, cinayetler işliyor, damlara, minarelere yerleştirilmiş keskin nişancılar da insan avlıyorlardı.
Bu kanlı elin bir şehri, ele geçirme hamlesiydi. Hak ve özgürlükleri hoyratça çiğnemek, insan onurunu kirletmekti.
Kürt ulusal kurtuluş hareketi, kanlı eli caydırmak için, barikatlar kurmaya, uluslararası pazarlardan devşirme kiralık personel mı bilinmez, IŞİD’çiler gibi uzun saçlı, garip diller konuşanları sokaklara sokmamaya, böylece cinayetleri caydırmaya çalıştılar.
AKP, bundan sonra onuru kırılmış gibi, tanklar, toplar, helikopterlerle saldırmaya başladı. Sonra altı generalin yönettiği ve tanklar, toplar, helikopter, zırhlı taşıyıcılarla takviyeli 10 bin kişilik orduyla saldırmaya başladı.
Kürt tarihçi Mehmet Bayrak’ın deyimiyle bu, “Şark Islahat Planı”nın bir kere daha masaya taşınmasıydı.
1925-1938 yılları kapsayan kanlı, kirli bir plandı bu. Barbarca katliam, yangın ve sürgündü. Kürdistan, ikiyüzbin kişiye yakın evladını kaybetti, kanlı geçmişte.
Rakamı, o günkü nüfusla oranlarsak, bölgedeki Kürt halkının neredeyse onda biri demekti, bu. Sayısız aile yok edildi. Soylar kurutuldu. Kürdistan, bir baştan öteki başa ateşe verildi.
Sonra, “Kürdistan’ı fethettik, Kürtler teslim oldu” deyip alanlarına çekildiler.
Ama yanılmışlardı. Kürtler acılar çekmiş, kayıplar vermiş, ağır yaralar almış ama, teslimiyet yoktu. Ülkeleri ve yasakla, inkarla çiğnenmiş onurlarının davacılarıydılar.
Cizre, Nusaybin, Dargeçit, Silopi ve Diyarbakır’ın merkezi Sur kuşatmasını bir avuç genç savunuyor. İktidar havuzunun yayın organları, “Türk ordusu süpürme harekatında” çığlıkları atıyor, Şorolo, Kürt kanı göremenin sevinciyle deli deli sırıtıyordu.
Nusaybinli kadınlar da “tu senin yüzüne” diye diye teneke çalıyorlardı. Teneke, kovulmuş, def edilmiş belanın ardında çalınıyordu.
Ve duydun mu yer yüzü, dağların gezgini kurt, gökte uçan kuş (Ahmed Arif’in şiir söylemiyle taş duvar, kör pencere) duydun mu, ha?
Dağların yamacında inşa ettiklari camiye su getirmek için, ulu tepeleri delen ülkenin bir çakılı, duvar namına üst üste konmuş iki taşı, sapalıkta açmış çiçeği, uçuşan kelebeği, mozu için canını veren Kürdistan savaşçıları, tarihlerinin bir parçası olan Diyarbakır’daki Kurşunlu Camii’yi yakmış…
IŞİD (DAİŞ)’in ruh ikizi Şorolo, böyle diyor!
IŞİD dininden olanı ve ötekileriyle, bütün Faşistler böyledir. Hitler, 1933 yılı Ocak ayında Başbakan olduktan bir ay sonra, Almanya İmparatorluk parlamento binası bir gece yanmış, daha alevler yükselirken, Hitler, solu sorumlu tutup tutuklama hareketine girişmiş, kundakçının kendisi olduğu çok sonra anlaşılmıştı.
Türk devletinin tarihi, benzer entrikalar bütünüdür. Mesela 6-7 Eylül 1955 olayları sola mal edilmişti. 1 Mayıs 1977 Katliamı solun çatışması, 1978’deki Maraş, Çorum, iki Sivas Katliamı, “Müslüman Türkün galeyanı“ olarak sunulmuştu.
Kemal Göktaş, dört günden beri Cumhuriyet gazetesinde, Türk devletinin Kürt kırımını, nasıl yalanla örtmeye çalıştığın tefrika ediyor. Götürülen, gözler önünde katledilenlerin nasıl “PKK infazı“ veya, “PKK’ye katıldılar” diye gösterildiğini…
Ama nafile artık. Kürtler, onları yalanlarıyla baş başa bırakıp, almış başını başka tarafa gidiyor. Kendi geleceğini kurmanın planlarını yapıyor.
Diyarbakır sokaklarında yürüyen yaşlı Kürt kadınının, kendine su sıkan polise, “burası Kürdistan” diye bağırıp üstüne yürümesi anlayamayanlar, Demirtaş’ın, dün basın toplantısında söylediklerini okusunlar. Demirtaş, Kürdistan’ın sivil sözcüsü olarak şöyle diyordu:
“Gazetelere bir bakın: Büyük temizlik operasyonuymuş. Silip süpürme operasyonuymuş. Siz kimsiniz ya? Kimi nereden süpürüyorsunuz? Bu toprakların ancak kanalizasyonunu temizlersiniz. Başka da bir şeyi temizleyemezsiniz. Çünkü, biz haklıyız, kazanacağız. Faşizm ricayla minnetle durmaz. Faşizme yalvarılmaz. Halkımızın onurlu, görkemli direnişini sahiplenmeye çağırıyoruz. Geri adım atmak bu tarihi dönemin şerefine yakışmaz. Kimsenin malını çalmadık, toprağını işgal etmedik, gasp etmedik, kimsenin köyünü yakmadık, kimsenin dilini yasaklamadık. Biz kendi topraklarında onurlu bir halk olarak yaşamak istiyoruz. Ben, bu direnişi ortaya koyan herkese teşekkürlerimi sunuyorum. Hükümetin yaptığı hiçbir şeyin hukuki dayanağı yoktur. Gençler (Kürtler) hendek kazıyormuş, halk barikat kuruyormuş. Başka bir yol gösterin onu yapsınlar. Hiçbir şey yapamıyorsanız, (siz Kürtler) dua edin. Hiç değilse tarihe, şereflilerin yanında, direnenlerin yanındaydım diye not düşün.”