
AKP hükümeti Kürt Özgürlük Hareketi'ne karşı kirli bir savaş yürütmektedir. Önder Apo demokratikleşme ve Kürt sorununun çözümü için harcadığı büyük çaba ile Dolmabahçe mutabakatını sağlatmışken, Tayyip Erdoğan "Taraf da yok, masa da yok, Kürt sorunu da yok" diyerek savaş başlatmıştır. Bugünkü siyasi soykırım operasyonları, hava saldırıları, gençlerin katledilmesi kararı o zaman alınmıştır. Seçimde kaybedince bu saldırılar ertelenmiştir. Şu andaki saldırılar önceden alınan kararın uygulanmasıdır.
AKP hükümeti seçimi kazansaydı "artık muhatabımız tüm halktır ve sivil toplum örgütleridir" diyerek çözümsüzlük politikalarını yeni argümanlarla sürdürecekti. Sivil toplum örgütleri dedikleri de kendine yakın gördüğü ve Özgürlük Hareketi düşmanı bazı çevrelerdi. Bu çevreler üzerinden Kürt Özgürlük Hareketi'ne karşı yeni bir özel savaş yürütülecekti. Orhan Miroğlu ve Muhsin Kızılkaya gibi 4-5 milletvekilini yeni işbirlikçiliğin sözcüleri olarak kullanacaktı. Ancak 7 Haziran seçimlerinde Kürt halkı siyasi iradesini ezici biçimde ortaya koyunca bu politikanın yürürlüğe konması ertelendi. Hava saldırıları ve siyasi soykırım operasyonlarıyla bu politikasını yeniden devreye koymuştur. Ahmet Davutoğlu’nun "çözüm sürecinde muhataplarımız değişecektir" demesi, bu gerçekliği göstermektedir. Bu sözler Tayyip Erdoğan’ın "Taraf da yok, masa da yok, Kürt sorunu da yok" demesinin başka bir biçimi olmaktadır. Herkes de biliyor ki, Kürt sorunu çözülecekse muhatap da PKK’dir; müzakere edilecek de PKK’dir. Zaten Kürt halkı da meydanlarda "PKK halktır, halk burada, Önder Apo siyasal irademizdir" demektedir. Gerçek buyken Ahmet Davutoğlu’nun söyledikleri savaş anlamına gelmektedir. Nitekim bu savaş şiddetli biçimde ve topyekün olarak devreye konulmuştur. Buna karşı da Kürt halkının direnişi gelişecektir. Kürt sorununun var olduğu da, muhatabın kim olduğu da hem Ahmet Davutoğlu’na hem de Tayyip Erdoğan’a gösterilecektir. Bu mücadele sonucu AKP saf dışı olacak, Kürt halkı ve Türkiye halkları sorunları kardeşlik temelinde özgürlük ve demokrasi içinde çözecektir.
Bu saldırılar sonucu Kürdistan'ın her tarafı cayır cayır yanıyor. Hava saldırıları ve top atışları sonucu yüzlerce yerde yangın sürmektedir. Çünkü Temmuz sıcağında her roket saldırısı kurumuş otları tutuşturarak yangın çıkarmaktadır. Dünyada böyle bir doğa suçu işlenmemiştir. Doğaya karşı atom bombalarından daha tehlikeli bombalamalar yapılmakta, doğa tümden kurutulmaktadır. Bu da ağır bir insanlık suçudur. İnsanın yaşam ortamı ortadan kaldırılmaktadır. Bu düzeyde yangın karşısında Türkiye'deki siyasi çevrelerin, sivil toplum örgütlerinin, yazarların, aydınların ayağa kalkmaması da kabul edilecek bir durum değildir. Kürdistan dışında ağaçlara ve ormanlara yönelik bir saldırı olunca Türk basını gündemleştirirken bu yangınların ve doğa katliamının görmezlikten gelinmesi hiçbir gerekçe ile izah edilemez. Bu sessizlik Türk devletinin doğa katliamına suç ortaklığı yapmaktır. Gerillaya karşı saldırıya sesiz kalmayı bir dereceye kadar anlamak mümkün, ama bu doğa katliamına sessiz kalınması çok utanç verici bir durumdur. Cizre’de çocuklar öldürülüyor, Ardahan ya da başka yerde insanlar öldürülüyor, ama bu saldırılar normal karşılanıyor. Bu gerçeklikler Türkiye'deki zihniyet şekillenmesinin ne kadar ürkütücü olduğunu ortaya koymaktadır.
Türkiye'de Kürdistan’ın doğasını yok etmeye yönelik saldırılara sessiz kalınmasını anlıyoruz; ancak KDP’nin Kürdistan ormanlarının ve tüm doğasının yok edilmesine sessiz kalmasını anlamak mümkün değildir. Şu anda Medya Savunma Alanları'nda tüm ormanlar yanıyor. Köylerde mezarlıklar vuruluyor. Köylerin onlarca yılda büyük emeklerle yarattıkları bağlar ve bahçeler yok ediliyor. Ama KDP’den ses yok! Bu nasıl yurtseverliktir, bu nasıl Kürtlüktür? Bu doğa atalarımızdan çocuklarımıza miras bırakılmamış mı? Bu nasıl mirasa sahip çıkmaktır? Çocuklara ve gelecek kuşaklara nasıl hesap verilecektir?
KDP PKK'yi sevmeyebilir; uçakların gerillaları katletmesine bir sözü olmayabilir; Davutoğlu’nun söylediği gibi Barzani bu saldırıları haklı görüyor olabilir; ancak bu ormanların yanmasına sesiz kalması KDP'nin AKP ile nasıl bir ilişki içinde olduğunu ve PKK'ye olan karşıtlıklarının bunlara neler yaptırabileceğini gözler önüne sermektedir. Türk devleti tüm Kürdistan'ı yaksa KDP'nin sesini çıkarmayacağı görülmüştür. Bu gerçeklik aynı zamanda KDP'nin Kürdistan doğası, ormanları, suyu ile bağı ve bahçesi ile atalarının mezarları ile bir ilgisinin olmadığını ortaya koymuştur. Herhalde cebine para getirmeyen hiçbir şeyin KDP için değeri yoktur.
KDP'nin Kürdistan doğasına karşı bu sorumsuz yaklaşımına karşı Güney Kürdistan halkı, sivil toplum örgütleri ve tüm siyasi çevreler tutum koymalıdır. KDP ile AKP’nin bu suç ortaklığına karşı ayağa kalkmalıdır. KDP 4-5 yıl önce Solin bebek dahil 4’ü çocuk 7 kişilik ailenin Türk devletinin uçak saldırılarıyla öldürülmesine dahi sesini çıkarmamıştı. PKK karşıtlığında ortaklaştıkları AKP, Kürt halkına ve Kürdistan doğasına ne yapsa da KDP sessiz kalacaktır. Böylece KDP AKP'nin bu suçlarına ortak olmaktadır. Eğer KDP'nin bu tutumuna karşı çıkılmazsa yarın AKP ile daha kirli ortaklıklar içine de girilebilir. Bu açıdan Güney Kürdistan halkı başta olmak üzere tüm Kürdistan halkı ve Kürt kamuoyu AKP ve KDP’nin bu suç ortaklıklarına karşı mücadele etmelidir. Kürt insanın katledilmesine ve doğasının yok edilmesine izin verilmemelidir. Solin bebeğin, öldürülen çocukların ve yok edilmek istenen Kürdistan doğasının hesabı sorulmalıdır.