
Kürt yönetmen Bülent Gündüz’ün usta dengbêj Egidê Cimo ile Delil Dilanar’ın Kürt müziği ve ritüelleriyle yeniden buluşmasının öyküsü üzerinden sürgünlük hikayesi anlattığı ‘Kürdistan Kürdistan’ filmi dünya prömiyerini 27 Ağustos 7 Eylül 2015 tarihleri arasında Kanada’da Montreal Dünya Filmleri Festivali’nde yaptı. Film daha sonra gösterildiği Los Angeles Bağımsız Filmler Festivali’nde “En İyi Film” ve En İyi Müzik” ödülüne layık görüldü. Film geçtiğimiz hafta ise, Endonezya Jakarta’da İnternasyonal Humanitarian Gold Award ödülünü kazandı. Gündüz ile ‘Kürdistan Kürdistan’ filminin hikayesini, Kürtlerde dengbêjliği, sürgünlüğü ve Egidê Cimo’yu konuştuk.
İlk belgeseliniz Evdalê Zeynikê ile başladığınız dengbêj hikayesi anlatımını, şimdi yine bir dengbêjlik hikayesi üzerinden sürdürüyorsunuz? Sizin için nasıl bir anlamı var dengbêjliğin, bu söz ustalarının?
Kürtler, Ortadoğudaki politik sebeplerden dolayı yazılı edebiyatta çok gelişip fazla eser bırakmadılar. Bunun yerine sözlü edebiyat aracılığıyla trajedilerini, kahramanlıklarını, aşiretsel ilişkileri ve aşklarını kilamlarında yaşattılar. Bu tradisyonun en belirgin taşıyıcıları dengbêjler oldu. ‘Deng’ ses; ‘beje’ söyle anlamında kullanılır. Kilam ise ses ile sözün kuğu dansına durması olarak tanımını bulur bende. Binlerce kilamı belleklerinde taşıyan dengbêjler, Kürt folklorunun yüzyıllar boyunca bir nehir gibi geçmişten günümüze taşıyan en değerli bellekleri oldular. Sözlü edebiyatın çiroklar ve kilamlar aracılığıyla günümüze taşınması birbirinden değerli dengbêj ve anlatıcıyı da tarih sahnesine çıkardı. Evdalê Zeynikê, Seroyê Biro, Ferzê, Reso, Sakiro, Huseyno, Fatma Isa, Meyrem Xan gibi birçok Kürt dengbêj bu geleneğin esin kaynağı oldular.
Filminizin hikayesindeki sürgünlüğü de anlatabilir misiniz?
Hikayemiz tamamen dengbêjlik üzerine kurulmasa da bu kültürle yoğrulmuş bir sanatçının yirmi yıllık bir sürgün yaşamından sonra bu kültürle yeniden buluşması niteliğindedir. Aslında aidiyet kavramının nereye gidilirse gidilsin insanın ruhuna işlemişliği gün gibi ortada. Delil’in bu bağlamda köyünde ilk dönem yaşadığı sıkıntı ve izole olma durumu hocası Egidê Cimo’nun gelişiyle atlatması ve kendisini yeniden bulması bu mantıkla açıklanabilir. Çünkü köye gelişinde eskiye ait birşey bulamayan bir dengbêj ancak aynı kültürü halen taşıyan hocasıyla mümkün olacaktır. Kültürel boyutun filmin sonunda politik bir eylemle son bulması da filmde kaçınılmaz sonlardan biridir. Çünkü yaşanan trajedi, sürgün ve asimilasyonun tek sebebini aktörümüz ‘Bêwelatbun (Ülkesizlik)’ olarak niteleyerek insanları düşünmeye sevk ediyor. Sürgün bir insan, psikolojik olarak her ne kadar yıkım yaşarsa yaşasın, insanın başladığı yere geri gitme tandansı hiç yok olmuyor. Sözlü edebiyata getirmek istiyorum sözü. Serhat’ın uzun kış gecelerinde dinlediğim ve çocukluğumun en büyülü günlerinden bana kalan çiroklar adeta her gün beni çağırıyordu. Bu yüzden ilk belgesel çalışmam olan, dengbêjlerin piri olarak bilinen Evdalê Zeynikê filmimi belki de bir vefa borcu olarak yapacaktım. Bu projede Egidê Cimo yani Delil’in mey hocası Erivan’dan köyümüze gelmiş projemize katılmıştı. O esnada Delil halen Almanya’da ilticacı olduğundan filme ancak oradan katılabilmişti. Dolayısıyla Kürdistan Kürdistan projesi bir anlamda Egidê Cimo, Delil Dilanar ve benim bir araya gelişimizdir. Kürdistan’a dönüş üçümuz için aynı anlamı taşıyordu. Ben bu duyguları kamera arkasında, onlar da kamera önünde yaşadılar. Filmin isminin iki sefer Kürdistan olması sürgünlerin bir araya gelip özlemine doyamadıkları toprağın bir ifadesidir aslında.
Neden Egidê Cimo?
Mamoste Egidê Cimo gibi Kürtlerin yaşayan en değerli sanatçılarından birinin böyle bir projede yer alması olmazsa olmazımızdı. Onu senaryoda Delil’e bağlayan gerçek sebeplerden başka Kürt kültürüne yaptığı katkılarla da öne çıkıyor. Ve böylesi bir değerin naçizane bir projede onore edilmesi boynumuzun borcuydu. Bizim için söz ustalarının önemi, onlara yaşarken gereken kıymeti vermekten geçiyor. Sebebi çok basittir. Bugün yaşanan amansız savaşın yıkımları onarıldığında bizi ayakta tutacak tek bir dal kalıyor; o da sanat damarıdır. Ve o da özünü bu söz ustalarından alır. Cimo gibi değerler öldükten sonra arkasından ağlamayı ahmaklık olarak algılarım ben. Yaşarken ondan bir şey alamamışak; öldükten sonra arkasından ağlamakla sadece yüreğimizdeki isyanı dindiririz.
Kürdistan Kürdistan Egidê Cimo’yla yaptığımız ikinci projedir. Birkaç sene önce Yeni özgür Politika’da yazmam için bana öneri geldiğinde ilk yazımı ‘değerler yitirilmeden’ başlığıyla ona atfetmiştim.
‘Kürdistan Kürdistan’ filmini yapma fikri nasıl oluştu?
Delil Dilanar, uzun yıllar sürgün yaşadığı Almanya’dan memleketine döneceğini ve istersem birlikte köylerine kadar gidebileceğimizi söyledi. Yirmi yıllık bir ayrılık ve kökenleriyle yeniden buluşma fikri bile insanı yeniden düşünmeye yetiyordu. Bu düşüncelerle kabul ettiğimi yalnız bunu belgelemenin iyi bir fikir olacağını söyledim Delil’e. ‘Kimler oynayacak’ sorusuna: ‘herkes kendisini oynayacak’ dedim. ‘Yani sen, annen baban, kardeşlerin, köylüler, Erivan’da yaşıyan hocan Egidê Cimo; herkes kendisini oynayacak.’ Bu düşüncelerle senaryoyu birkaç haftada hazırlayıp gönderdim Delil’e. Filmin her sahnesinde oyuncular daha doğrusu reel kişiler kendilerini oynadılar. Filmde Delil’in çocukluğunda Felemez amcasıyla dinlediği Erivan radyosu gerçekte de doksanlı yıllarda yine aynı amcasıyla dinlediği radyodur.
Filminizdeki kaset metaforundan da söz edebilir misiniz?
Son yüzyılda bilinen büyük dengbêjler, eğer bügün tanınıyor ve dinleniyorsa, altmışlı ve yetmişli yıllardan itibaren köylerde kasetler aracılığıyla yapılan amatör ses kayıtlarına borçluyuz. Köy odalarında boş kasetlere teyplerden yapılan ses kayıtlarına rağmen ve hiç bir profesyonel ses alma cihazı kullanılmadan yapılan bu kayıtlara rağmen bir çok dengbêjin sesini bugün sofistike stüdyolarda yapılan kayıtlarda bile köy odalarındaki kayıtların tadını vermemektedir. Bu projede yer yer kullandığımız kaset metaforu, son yüzyılda yaşayan dengbêjleri günümüze ulaştırması vesilesiyle kullanıldı.
Filmin bir sahnesinde Pavarotti’nin sesini, Egidê Cimo ve Delil Dilanar’la buluşturuyorsunuz? Dengbêjliğin gırtlak üzerinde yakaladığı senfonik sesteki evrensellik nedir?
Dengbêjliğin gırtlak üzerinde yakaladığı senfonik ses üzerine fazla bir şey yazılıp çizilmedi bugüne kadar. Bir senfoni orkestrasına eşlik eden birçok enstrümanın aslında dengbêjlerin gırtlaklarında kilamları okurken yarattıkları harmonide görmek mümkündür. Sipan dağında Egidê Cimo’nun Delil’e verdiği sırdan sonra dengbêjliğin senfonisine geçiş sahnesi aslında dengbêjlerin bu yönünü biraz daha öne çıkarmak için tasarlandı. Tabi bu sahnede bir dengbêj ve tenörü karşı karşıya getirmek değildir amacımız. Arkasında yüzlerce enstrüman olan bir tenörü düşünün. Bir de çıplak sesiyle gırtlağında yarattığı harmoniyle bülbül gibi şakıyan bir dengbêj düşünün. Aslında her iki ses birbirine çok yakın ve çok uzaktırlar. Yakındır; çünkü gırtlağın devinimleriyle sesin çıkardığı müzikal melodi duygu hariç aynıdır bana göre. Uzaktır ; çünkü bir tenörün duygusu ve ses terbiyesinin izlediği yol aynı değildir. Birinde (tenor) notaların dışına çıkmayan bir bilimsel eğitim yolu izlenir. Diğeri yani dengbêjlerde tamamen alaylıdır bu eğitim süreci. Diğer bir fark ise, dengbêjlikteki doğaçlama olgusudur. Bu da İrlanda, Korsika ve İspanyollardakine benzer bir süreçtir. Kürtlerdeki dengbêjliğin en büyük farkı, politik statüsüzlüklerinden kaynaklı olup, dengbêjliğin aynı zamanda bellek görevi görmesidir. Dolayısıyla sisteme karşı büyük direniştir dengbêjlerin direnişi. Daha düne kadar beşbin kilamı ezberinde tutan ve Kürt destanlarının bir bir anlatan dengbêjler vardı. Çiroklardaki trajik olgu, dengbêjler tarafından kuşaktan kuşağa aktarılırken, dengbêjlerin buna kattıkları duygu yoğunluğu sayesinde seslerinin bir kuğu dansına duran büyüsüyle bezenince unutmak mümkün olmuyor. Buradaki evrensellik bana göre sesin yalın haliyle yakaladığı harmonidir. Yani gırtlaktır. Serhat dengbêjleri buna xulxilandin diyorlar. Kaynak nefes ve duygudur evet ama duyguya rengini veren de gırtlaktır. Ben buna ‘sesin söz ile kuğu dansına durmasıdır’ diyorum. Bu kilamdır, bu gırtlaktır, bu bir dengbêj senfonisidir ki; yüzlerce enstrümanı gırtlağında saklayan bir senfonidir. Pavarotti’nin orkestrasını bir kenara bırakırsanız geride dengbêjlerdeki gibi çıplak bir ses kalır. Yalın hali yani. Yeni doğan bir çocuğun çıplaklığı ve o andaki çıkardığı ses misali.
ERDOÐAN YENER/FRANKFURT