Ahmet Altan son yazısının bir yerinde şöyle diyordu:

"Güneydoğu’daki ilçe kuşatmaları, ölümler, sokağa çıkma yasakları, çatışmalar, top mermileriyle yıkılan binalar, açlık, meydanlarda yatan cenazeler, sokaklarda ilerlemeye çalışan ordu birlikleri, damlara yerleşen keskin nişancılar, bütün bunlar İstanbul’dan pek görülmüyor."

İstanbul, yalnızca barındırdığı kalabalıklarla değil, basın ve yayının kalbi olması nedeniyle de, Türk kamuoyu vicdan odağını temsil ediyor. Ama Türk devleti eliye kanatılan, doğası, şehirleriyle enkaza dönüştürülen Kürdistan manzaraları, Bizans'tan gasp edilmiş İstanbul şehrinden görülmüyor.

Geçenlerde de ifade ettim, tepki vermesi için yaşaması, yaşayarak acısını hissetmesi mi gerekli bilemiyorum, Türk kamuoyu, çeteci görüntülerle pislenmiş, barbar atılımlarla katran karası derekesinde kirlenmiş savaşı hissetmiyor, bile.

Kürdistan’da yaşananlar, olayların benzerliğiyle Afrika ülkesi Ruanda’da yaşananları hatırlatıyor. Ruanda’da başlıca büyük toplumsal kalabalığı Tutsi ve Hutu adındaki kabileler oluşturuyor, aralarında güç mücadelesi veriyorlardı. Irkçı üstünlük taslayan Hutular çoğunluktu, ülkede. Devlet güçleri de ellerindeydi. 1994 yılında, karşı hücuma geçtiler. 100 gün içinde kadın, erkek, bebek, ihtiyar kimi buldularsa, tastamam 800 bin kişiyi katlettiler.

Bu çağımızı kirleten ırkçı barbarlığın unutulmaz örneklerinden biriydi.

Kürdistan’da, küçük boyutta Ruanda yaşanıyor, günümüzde.

Küçük boyutta, emare ve işaretleri var ama, henüz kitlesel kırım yok.

Emare ve işaretlere gelince:

Katiller, hırsız ve soyguncular tanınıp yakalanmamak için örtünüp, maskelenerek, kimliklerini gizlerler.

Savaşta, devlet gücü haydutlar gibi yüzünü kapatmaz. Sivillere karşı, Mafya benzeri pusu kurmaz. Damlarda, kuytuluklarda nişancı gizleyerek bebek, kadın vurmaz.

Ordu, polis her neyse devlet gücü, alnı, baştan başa yüzü açık savaşır.

Hitler ordularının yaptığı gibi egemenliği altındaki bir halka, ırkçı sloganlarla kendini şartlıyarak saldırmaz.

Bunlar çeteciliktir. Hukuka oturan devletin yürüttüğü savaş tekniği değildir.

Oysa Türk güçleri, kuşatılmış Kürt şehir ve kasabalarının sokak başlarında yer yer maskelidir.

Bugünlerde, sefaleti ve rezaletleriyle tarih çöplüğüne atılmış diktatörlüğü "Türk demokrasisine örnek" gösterilen Hitler ve orduları da benzerini Paris’in işgalinde olduğu zaman yapmıştı.

Raunda’da Tutsilerin katilleri de yer yer maskeliydi. Tıpki Kürdistan'da damlarda mevzilenmiş nişancılar gibi.

Raunda'yı hatırlatan bir başka haber:

Şırnak’ın üç Kürt kadın siyasetçi ve bir erkek bir arada katlediliyordu.

Bir başka yerde, katledilen gencin gözü oyularak cenazesi babasına teslim ediliyordu. Hutuların Tutsilere yaptığıydı, göz oyma. Burun, kulak kesme…

Şorolo İslamı bu…

Ruanda sokakları, kırlarına insan ölüleri serpiliyordu.

Şorolo İslamında, Kürt vurulmuşlar günlerdir, sokaklarda yatıyor.

Ama kimse yanılmasın: Kürt halkı katillerin şenliğine izin vermeyecektir. Kürdistan Ruanda, Kürtler de Tutsi kabilesi değildir…

Ölümüne direniş, gerçeğin göstergesidir.

Bir Kürt liderinin deyimiyle, "Kürtleri savunan orduları da vardır" günümüzde.