1700’lerin sonları, 1800’lerin başlarında, henüz Suriye, Irak’ın adı, henüz Türkiye’nin de hayaller de yeri yokken Kürtler, bağımsızlık için ayaklandıklarında, petrol, daha yeni yeni insan hayatında, önemlileri arasında yerini alıyordu.
Britanya ve Fransa, bölgede petrol kuyularının efendileri, Almanya da Osmanlı’nın efendisiydi.
Üçü ayrı ayrı, Kürdistan’ı çıkarlarına engel olarak ölümü olarak görüyor, Rusları da yedekleyerek, önlerine dikiliyorlardı.
Aynı güçler, 1.Dünya savaşından sonra, çıkarlarının garantisi için Kürdistan’ı paramparça edip Acemlere, Arap ve Türklere sundular.
Bağışla devlet olan sonradan görmeler, aşağılık kompleksinin şırınga ettiği ırkçılıkla, Kürterlerin var olmadığını açıkladılar. Ülkelerinin adı, en başta kendilerine ait ne varsa yasaklayarak, Kürdistan’da isyan ateşlerinin yanmasına yol açtılar.
Kürtlerin düşmanlarında vicdan yok, insani duygular, adalet ölüydü.
Kürdistan’ın mağuru edalı kızları, yer yüzünün evsiz, yurtsuz dilencileri muamelesi gördüler. Başı dik isyancılar, bir lokma ekmek kazanma uğruna, bir zamanlar dilenmek için kapılarına gelen zalimlerin linç hücumuna uğradılar.
Kürtler, onuru yaralı, yer yüzün en hüzünlü halkı olarak anıldılar.
Ama Kürdistan teslim olmadı.
Habsburglulara karşı bağımsızlık savaşı veren Marcarların ulusal ruhu ozanı Sandor Petöfi’nin, “dün köleydik, bugün halkız” diye haykırdığı gibi, sonunda insanlık onuru kazandı. Kürdistan’ın dün, adı yoktu, o bugün devlet; Kürdün, başı…
Petöfi, bir başka şiirinde halkının özgürlük sevdasını şöyle anlatıyordu:
“Özgürlük ve aşk!/ Bu ikisi de bana gerek/ Aşkım için feda ederim hayatı/ Özgürlük için feda ederim aşkımı…”
Kürtler, aşklarından başka, soylarının geleceği olan dört bin tane köyünü, 40 bin tane evladını da verdiler. Dünyda, bunun örneği pek azdır.
Kürdistan’ın çocukları, altında kendi kanları akan köprülerden geçerek, onurlarını geri aldılar. Parça parça kurtarılmada çoğu gitti, azı kaldı. Son görünüyor. Ülkelerinin bütünselliği konferansı Kürdistan’ın ön zafer şarkısıdır. Kürtler, bunu hak ediyor.
Zalimin ise utanç zamanı. O şimdiden, “ver öpim abi” demek için taklalar atıyor.
***
Kürdistan’ın gündem özeti böyle. Türk cephesi gündemi ise dünya dışına akmaya devam ediyordu. Başbakan, halkının din adamlarını yer yüzünde suç, ayıp ve hem de bütün dinlerde günah olan bir yönlendirmeyle muhbir olaya çağırıyordu.
Oysa bu birlik, aşağılık bir hal, yapanın da insanın kendini aşağılamasıydı.
Fakat, insan oğlunuın sefaleti olan bu durum TC’de ilk değildir. “Yıllarca biz çektik, biraz da onlar çeksin” narasıyla karşıtlarına dünyayı dar edeceğini açıklayan AKP başının, son icadı da değildir.
TC’nin icadıyla, “Türkler, muhbirleşiniz” teması olan, “muhbir kuvvetler arş ileri, marş ileri” komutunun paralelliğinde, komşusunun arazisine, dükkanı, parası, karısına göz diken onu ihbar ederek kestirme sonuca yürüyordu.
Atatürk’ün mahdumu generaller, 12 Mart 1971 darbesinden sonra, insan oğlunun bu ayıpli halini, suç ve aşağılık bir faaliyetini, “sayın muhbir vatadaşlar” bildirisiyle “saygınlık” olarak ilan ediyordu. Bundan sonra, “sayınlar koşun vatan imdadına” sesini duyan hırsızlara, yalancı, dolandırıcılara gün doğuyor, herkes kızdığını, rakip bildiğini ihbar edip, payeler, kimileri de servetler ediniyordu.
Mizahçılar da el atınca, darbeciler bundan sonra utanma duygusuyla vazgeçerler sanmıştı. Ama öyle olmadı.
12 Eylül 1980 darbecileri de Türk halkına günlük emirleri tertibinden, “birbirinizi ihbar ediniz” talimatı vermiş, parlamento binasının bir bölümünü de gelen ihbar mektuplarını sırlama merkezi haline getirmişti.
İhbara uğrayan sayısız masum canını, işini, geleceğini kaybetmişti.
Kendi çapında bir darbeci olan AKP’nin başı Recep Bey de yıllar sonra, ecdat Atatürk ilke ve inkılapları doğrultusunda muhbirliği yüceltmekle de kalmıyor, “pek çok fazla dindar” rolleriyle bağdaşmayanıyla bir hareketle, Hıristiyanlığın Engizisyon dehşetini çöplükten çıkarıyordu. Engizisyon din adamlarının bir görevi de muhbirlikti.
Dini yeni kaşfedenler kadar dindar görünüşlü Türk Başbakanı, yandaşlarına “tencere, tava çalan komşularınızı polise şikayet edin, yargı gereğini yapar” diye sesleniyordu.
İyi de ihbarlar yalanlar tuzağıydı. İftira, entrika…
Din memuru olan imamlar, bu suç ve günahlara battıktan sonra, camide imam kılığına bürüneceklerdi.
Vay be utanç, sen ne zaman uğrayacaksın bu topraklara?
Kürdistan yoktu bugün devlet!..
Kürdistan adı, kendine has kültürüyle, dünyada tanımı, konumu belirgin olan başlıca ülkelerinden biriydi.