Zaten Avrupa Birliği Projesi kapsamında yapılmak istenenlerin başında da AB’ye dahil ülkelerde, ekonomik entegrasyonun sağlanması gelmektedir. Şimdi bu işlemin gerçekleşmesi esnasında oluşan sancılar çekilmekte. Bu sancılar belli bir süre de devam edecek gibi görünüyor.
Peki bunları neden mi söylüyorum? Ortadoğu’da yaşanan gelişmeler göz önüne alındığında ve buna bir de Türkiye’nin bölgede hala devam eden sıfır problem politikası emelleri de dahil edildiğinde, Kürdistan coğrafyası üzerinden bölgede oluşturulmak istenen ekonomik entegrasyondan dolayı.
Öncelikle ekonomik entegrasyon kavramına kısaca bir değinmek istiyorum. Ekonomik entegrasyon farklı pazarları ortak bir pazar etrafında birleştirip, ürünün serbest dolaşımına olanak sunma işlemidir.
Ancak bu ortak pazar anlayışı, farklı ülkelerin bir birine bağlılığını gerektirmesi açısından büyük önem taşımaktadır. Çünkü birçok farklı ülkenin ortak bir üretim ve pazar anlayışı etrafında birleşmesi, doğal olarak, ortak karar alabilme mekanizmalarını gerektiriyor. Tarafların çıkarlarının söz konusu olduğu ortamlarda da çözümler bulmak (isteklerini karşı tarafa kabul ettirmek) kolaylaşıyor.
Bugün Avrupa’nın sorunlarını bu tür yöntemlerle çözdüğü bilinmektedir. Ancak şu ayrıntıyı da gözardı etmemek gerekir ki, Avrupa kendisine engel olabileceğini düşündüğü etnik sorunların muhakemesini kendi içinde vererek, hatta bu uğurda binlerce insanı öldürülmesine sebep olarak, kendisi için bu uygun zemini yaratmıştır.
Bu duruma Türkiye açısından bakalım. Türkiye devlet yetkililerine göre ekonomik entegrasyon ile ‘sıfır problem’ politikası sağlanmış olacak. Yani komşu ülkeler itaat eden konuma getirileceklerinden, Türkiye devletinin sorunları da çözülecek.
Ancak işin vahim tarafı, Türkiye devlet yetkililerinin bu ekonomik entegreasyon sayesinde Kürt sorununu da çözebileceklerini hayal ediyor olmaları. Peki bu çözüm nasıl olacak? Şöyle. Halkın ekonomik refaha kavuşması yani mülkiyetin gelişmesi sağlanacak. Doğal bir içgüdü olarakta insanlar maddi olarak sahip olduklarını korumaya çalışacaklar. Hatta, insanlar bu durumdan ötürü çatışmalı ortamın sona erdirilmesini talep edecekler. Bu da manevi değerin önemini yitirmesi ile sonuçlanacak. Böylelikle Türkiye devlet yetkilileri kırk yıllık hayallerini gerçekleştirmiş olacak ve Kürt Özgürlük Hareketi’nin tasfiye edilmesini sağlayacaklar.
İnsan böyle bazı düşünceleri kağıda yazdığı zaman bunları gerçekleştirmekte tereyağından kıl çekmek gibi kolay görünüyor, değil mi? Ama görüntülerin her zaman doğru bilgi vermediği gerçeği bilinmektedir. Hatta AKP’nin bu gerçeği görebilmesi için kedisinden önceki hükümetlere bakması aydınlatıcı olabilir.
Bir halkı yok etmenin o kadar kolay bir mesele olmadığını, Türkiye devlet yetkililerinin kabul etmesi ve bu bu doğrultuda kararlar alması kaçınılmazdır. Tek bir Kürt kalana kadar Kürt sorununun devam edeceği gerçeği artık görülmelidir. İnsan evladı canını kaybetmedikçe ‘ben’ olgusundan vazgeçmiyor ve bundan ötürüdür ki, kimliğinden de vazgeçmiyor.
Ancak, AKP Hükümeti döneminde yaşanan bu son gözaltı ve tutuklama furyalarına bile bakıldığında halkın sesinin hala nasıl susturmaya çalışıldığı görülmektedir. Gelişebilecek en ufak bir örgütlenmenin bile önüne geçme girişimleri, kazanımları yok etmek ve unutturmak istenmektedir. İster uzun isterse kısa vadede olsun, Kürtler yaşadıkları topraklarda ya Türkiye devletinin istediği gibi yaşamak zorunda bırakılıyor, yani asimilasyona gönüllü hale getiriliyor ya da ülkesini terk edip gitmek zorunda bırakılıyor. Dayatılan durum budur.
Bu bağlamda halkımız sahip olduklarına muhafaza etmenin yanı sıra yürütülen bu inkar ve imhanın karşısında tavrını çok daha yüksek bir sesle, bulunduğu tüm ülkelerde yükseltmelidir. Bu bağlamda tüm kesimler tavır geliştirmeye zorlanmalıdır.