Tarih sahnesinde her zaman iki insan tipi olmuştur biri Homeros’un insanı, diğeri ise onun olmayan insanları. Homer İlyada ve Odysseia’da bu iki tip insanı da anlatır. Her iki kitapta da Herodotos’un dediği gibi “Yurdunu terk edenlere hep görülmeyen ruhlar eşlik eder.” Homer’in kahramanları da işte bu ruhlarla baş etmeye çalışır.
Öyle sanırım ki Homer’den çağımıza pek fazla değişen bir şey yok. Halen insanlık o görülmeyen ruhlarla savaşına devam ediyor. Yıllar önce Antoni Negri, 21. yüzyılın barbarları olan göçmenlerin “İmparatorluğu istila edeceğini” söylemişti. Negri, bu barbarlığın da olumlu bir barbarlık olduğunu söyler. Sanırım tarih Negri’nin bu öndeyişini haklı çıkardı ve Batı’nın kapılarına 3 milyon göçmen dayandı.
Batı ise duruma şaşkın, sattıkları silahların onlara böyle geri dönmesini anlamaya çalışıyorlar. Batı’nın kapılarını zorlayan “barbarlar” elbette Batı’yı da değiştirecek. Görülmeyen ruhların eşlik ettiği göçmenlerin Batı’yı nasıl değiştireceği ya da ilerde onların nasıl bir değişim göstereceği ise tam bir muamma gibi gözüküyor.
Çünkü yıllardır Batı’nın kapılarını zorlayan göçmenler bir çeşit şiddet mağduru ve ağırlıklı olarak ülkelerindeki savaştan kaçanlar. “Uygarlığın yarattığı” yıkım bu insanların hepsini yurtsuz bıraktı ve şimdi bunlar ikinci defa “kökten kopma travması” ile başa çıkmak zorundalar.
Batı’nın bu kadar insanı nasıl rehabilite edeceği de yine ayrı bir muamma olarak duruyor. Çünkü bu insanların uğradıkları şiddet ve şu an içinde yaşadıkları kökten kopmanın yarattığı yurtsuzluk duygusu aynı zamanda geleceğin “saldırgan dürtülerini” besliyor. Bugün IŞ(İD) barbalarının psikotik ruh hallerinin de kökten kopma, yurtsuzluğun yarattığı saldırganlık olduğu da unutulmamalıdır.
Araştırmalar “kökten kopma travması” yaşayanların zamanla bireyi yeniden dış dünya ile bağ kurmaya ve bir aidiyet edinmeye güdülediğini söyler. IŞ(İD) ve gelecekte oluşacak yeni (İD) de bu travmadan beslenecek ve sanırım o zaman daha büyük kıyımlar yaşanacak.
Hani aklıma şu da gelmiyor değil; sanki uygarlık kendi içindeki psikotik ruh olan IŞ(İD)’i kendisi yarattı ve şimdi de yine kendi içindeki hümanizmi bununla terbiye etmeye çalışıyor. Diğer taraftan kendi eğitim sistemlerinin yarattığı psikopatları da bu barbarların içine katarak kendi ruhlarını temize çekmeye çalışıyor.
Ruhsal dünyamızın bu denli işgaline ses çıkarmamak ise ayrı bir maraz olsa gerek. Çünkü bu marazla yaşamak yaşamla aramızdaki var olma savaşını kaybetmek, düş dünyası olmayan makine insanlara dönüşmektir. Oysa insan olma savaşı trajik olanın karşısında bir düş dünyası kurmaktır, uygarlığın hastalığı olan haz tatminine adamak değil.
Elbette “uygarlığın” yarattığı göç dalgası ve kökten kopma travması ile bireylerin haz tatminine yönelmesi arasında da doğrudan bir ilişki olduğunu söylemek yanlış olmasa gerek. Çağımızın içine düştüğü tatminsizlik görülmeyen ruhlarla yola çıkanların boğazına dolandıkça savaşsız bir dünyadan söz etmek sanırım hiç olanaklı olmayacaktır.
Onun için çağımız insanı ile Homer’in insanı arasındaki temel fark birinin tatminsizliği ilke edindiği, diğerinin ise tatmin olmayı yaşamının tek varoluş koşulu görmemesidir. Bu iki insan tipinin insanın etkinlik alanları olan bilim, sanat, felsefe ve edebiyat alanında yaptıkları da elbette birbirinden farklı olacaktır.
Homer’in insanı tatminsizliği ilke edinmediği için anayurduna daha çok bağlıdır. Odyseus’un çetin mücadeleler sonucunda anayurduna dönmesi bunun için çok önemlidir. Odysseus tatminsizliği ilke edinseydi, Kalypso’nun adasında kalır ve ölümsüz olurdu. Odysseus bu duruma “hayır” demiş ve bir sal yapıp denize açılmıştır. Böylece de anayurduna dönebilmek için “ölümsüzlüğü” yok etmiş insanı kendi ölümüyle baş başa bırakmıştır.
Onun için Odysseus’un “anayurda dönme” hikayesi sanırım hepimizin üzerinde dikkatlice düşünmesi gereken bir alegori. Çünkü ancak anayurda dönme bizi görülmeyen tatminsizlikten kurtarır. Kürtlerin de anayurdu Kürdistan’a dönmesi işte tam da bunun için çok önemlidir. Eminim birileri içinden Kürt nüfusun demografik dağılımını göz önünde tutarak bunu absürd bir fikir olarak değerlendirebilir. Ama şu unutulmamalı; sürgün ya da göçe zorlananlar ya da onların çocuklarının ruhlarında yaşadıkları kökten kopma sendromu gelecekte anayurda olana bağlılığı yok edecektir. Yanlış anlaşılmasın ki anayurttan kastettiğim sadece bir toprak parçası değil. Anne rahmi de bir çeşit anayurttur. Onun için insanın “kendini evinde” duymasının iki ayağından biridir sadece ve insanın kendini evinde duyması ve yersiz yurtsuz kalmaması için coğrafi ve ruhsal olarak bütünleştiği düş dünyası olan iki ana yurda ihtiyacı vardır.
Bunun tersi Kalypso’nun adasında tatminsiz olarak domuzlarla birlikte yaşamayı tercih etmektir. Elbette yaşam bir tercihtir. Tatminsizlik ve yurtsuzluk da bir tercihtir ama Odysseus olmak da bir tercihtir. Önerim dünyanın her yerinde yaşayan Kürdistanlıların sal yapma işini ciddiye almaları, şiddet ve korku iklimine dur demeleridir.