- Güçlü bir ses verilmezse Gimgim'de 21 Mayıs günü ilk sondaj vurulacak. Üstelik mesele, Gimgim'la sınırlı değil. Giyadîn’de altın aramaları, Cûdî Dağı’nda maden ve taş ocakları, Wan Gölü havzasındaki yapılaşma ve Zozanê Şên’de orman kıyımı...
- Kuzey Kürdistan’ın birçok bölgesinde benzer bir talan düzeni kuruluyor. Hiçbir kural tanımayan bu talan düzeni, Kürdistan’daki mülksüzleştirme pratiğiyle birleştiğinde karşımıza büyük bir ekokırım tehdidi çıkarıyor.
*UMUT YILMAZ
Kürdistan’da uzun zamandır yerinden etme ve mülksüzleştirme siyasetinin yeni biçimleri sürdürülüyor. Bir zaman köyler yakılarak, insanlar zorla göç ettirilerek kurulan baskı, bugün şirket dosyaları, ihaleler ve ÇED raporlarıyla işliyor.
Mûş merkezden Gimgim'e (Varto) doğru giderken yol üstünde bir köy var: Tepe köyü. Merkeze yaklaşık 30 kilometre uzaklıkta. Yapımına 2013'te başlanan Alparslan 2 Barajı’nın suları altında kaldığı için yerleşkesi daha yukarıya taşınmış bir köy. Barajla birlikte Mûş-Varto yolu yükseltilmiş, köy de onunla birlikte yer değiştirmiş fakat meselenin en ağır yanı başka yerde duruyor. Tepe köyü, yeniden kurulurken mezarlığı da taşınmış. Yolun kenarında, adeta bir katliam anıtını, toplu bir mezarı andıran yapay bir mezarlıkla karşılaşıyorsunuz.
Muş’ta bağ kültürüne dair anlatılan eski bir söz vardır: Yeni bir bağ alındığında kişi önce toprağı öper, başını toprağa koyar ve “Ey toprak, beni kabul et” dermiş. Bunu yapmazsa toprağın eski sahibini özleyeceğine inanılırmış. Bu anlatı boşuna doğmuş olamaz. Yüzyıl boyunca yaşanan kopuşların, tehcirlerin, zorunlu göçlerin ve geride bırakılmış hayatların tortusu, halkın hafızasında böyle yaşamayı sürdürmüş olmalı.
Nüfus mühendisliği
Frantz Fanon, Yeryüzünün Lanetlileri’nde “Sömürgeleştirilmiş bir halk için en temel değer, her şeyden önce topraktır, çünkü toprak ona ekmek ve hepsinden önemlisi onur verir” diyor. Bu cümle, sarsıcıdır, çünkü sömürü, ekonomik veya toplumsal biçimde ortaya çıksın, tarih boyunca önce insanın toprakla kurduğu ilişkiyi hedef aldı. Kürdistan’da toprağa müdahalenin tarihi yeni değil. Cumhuriyet daha kurulurken ilk hedeflerden biri, yine insanın toprağıyla kurduğu bağ oldu. Erken Cumhuriyet döneminde direnişlere katılan birçok aile ve topluluk yerinden edildi. Tekirdağ ve Yozgat gibi şehirler birer sürgün durağına dönüştü. Farklı bölgelerden Kürt coğrafyasına yapılan yerleştirmeler de bu nüfus mühendisliği siyasetinin başka bir yüzünü gösterir.
Köylerinden koparıldılar
Aynı pratiği, 1990'larda yeniden gördük. Devlet, PKK ile mücadele adı altında çözümü köyleri boşaltmakta, Kürt köylüsünü metropollerin çeperlerine sürmekte, bölgeyi insansızlaştırmakta aradı. Ortaya çıkan manzara ise hafızalarda hâlâ canlı. Bir yanda milyar dolarlık kentler büyüdü, öte yanda o kentlerin kuytularında gecekondular çoğaldı. Köyünden koparılan insanlar, doğal toplumun ilişkilerini bu kez yapay kentlerin kenarlarına taşımak zorunda kaldı. Yer değiştirirken bir de yoksulluk, yabancılık ve tutunma çabasıyla yeni bir hayat kurmaya zorlandılar.
Mülksüzleştirme biçimi
Varto’daki JES projesi, Kürdistan’da uzun zamandır sürdürülen yerinden etme ve mülksüzleştirme siyasetinin yeni biçimlerinden biri gibi duruyor. Bir zaman köyler yakılarak, insanlar zorla göç ettirilerek kurulan baskı, bugün şirket dosyaları, ihaleler ve ÇED raporları eliyle işliyor. Yöntem değişmiş görünüyor ama sonuç yine aynı yere çıkıyor: Suyun yönü değişiyor, toprağın dengesi bozuluyor, insanın yaşadığı yer yavaş yavaş elinden alınıyor. Dere “kaynak”, dağ “saha”, toprak “yatırım alanı” haline geldikçe, insan da kendi yurdunda söz kuramayan bir nesneye dönüşüyor.
Sadece doğaya değil
Bu müdahalenin Varto gibi bir yerde de yürütülmek istenmesi ayrıca düşündürücü, çünkü Varto’da Kürt Alevi inancı güçlü bir damar olarak yaşıyor. Bu inançta doğa, insanın dışında duran bir şey değil, onunla konuşulan, ona yüz sürülen, ondan izin istenen bir varlık gibi. Su kutsaldır; bu yüzden Goşkar Deresi’ne 'Goşkar Baba' denir. Dağ kutsaldır; bu yüzden Koli Dağı’na 'Koli Baba' denir. Toprak kutsaldır. Böcek de çiçek de bu hayatın dışında değildir. Alevilik, insanla doğa arasında hiyerarşi kurmaz; daha çok bir denge, bir yoldaşlık, bir eşitlik duygusu kurar. Tam da bu yüzden Varto’daki JES müdahalesini, toprağa ya da suya dönük bir müdahale gibi okumak eksik kalır. ABD merkezli Ignis H2 Energy’nin Varto’daki köylere dönük girişimi, bu yönüyle Kürt Alevi yaşamının doğayla kurduğu bağı da hedef alıyor. Her yer plastik ilişkilerle dolup taşarken, Varto’nun köylerinde hâlâ ayakta kalmaya çalışan o doğal toplumsallığın hedefe konulduğunu düşünmek için fazlasıyla neden var.
İlk sondaj 21 Mayıs’ta
Eğer kamuoyu güçlü bir ses vermezse Varto’da 21 Mayıs’ta ilk sondaj vurulacak. Varto Ekoloji Platformu’nun Xarik köyünde başlattığı çadır nöbeti ise devam ediyor. Vartolular doğayı koruma iradesini güçlü biçimde ortaya koyarken, şirket de devlet bürokrasisinin gücüne yaslanarak bu direnişi kırmaya ve halkı korkutmaya dönük türlü girişimlerde bulunuyor.
Giyadîn’de altın talanı
Üstelik mesele yalnız Varto’yla sınırlı da değil. Kürdistan’ın başka yerlerinde de benzer bir talan düzeni kuruluyor. Agirî/Giyadîn'de süren altın arama projesi bunun başka bir örneği. Bu proje hayata geçerse Agirî'den Çewlîg'e, oradan Basra Körfezi’ne kadar uzanan Murat Suyu zehir taşıyacak. Adını bereketten, bolluktan, yaşamdan alan o nehir, siyanür taşıyan bir yılana çevrilecek. Sömürü düzeninin kazanma hırsı doğayı talan ederken, geride yalnız tahrip edilmiş bir coğrafya bırakmıyor; suyun hafızasını, toprağın bereketini, insanın geleceğini de kirletiyor. Bu projenin hayata geçmemesi için güçlü bir direnç oluşması şart.
Zozanê Şên’de orman kırımı
Mûş/Zozanê Şên’de 2016’dan bu yana göz göre göre büyüyen bir orman kırımı var. Mûş ile Pasûr'un (Kulp) kesiştiği hatta yer alan bu yayla, bölgenin ender ağaçlık alanlarından biriydi. Zozanê Şên’in ağacı, serinliği, suyu, yayla yaşamı ve kendine özgü dokusu, Mûş’un hafızasında ayrı bir yerde durur. Ne var ki son yıllarda bu hafıza adım adım tahrip ediliyor. Kalekollar, karakollar, açılan güvenlik yolları ve ardından neredeyse önü tamamen açılan ağaç kesimleri, Zozanê Şên’in doğal yapısını ağır biçimde yaraladı. En çok da şu soru insanın zihninde kalıyor: Başka bir yerde olsa büyük bir hassasiyetle takip edilecek, kurumların hızla müdahale edeceği bu kesimler, Zozanê Şên’de nasıl bu kadar rahat ilerleyebiliyor? Kim izin veriyor, kim denetliyor, kim bu gidişata sessiz kalıyor?
Cûdî’de maden-taş ocakları
Cûdî’de yaşananlar da aynı tablonun bir başka yüzü. Dağın çevresinde yıllardır kömür ve asfaltit ocakları, taş ocakları, kırma-eleme alanları ve maden arama çalışmaları var. Bunlar kâğıt üzerinde ayrı ayrı projeler gibi duruyor fakat sahada aynı yere yükleniyor: Cûdî’nin ormanına, suyuna, yoluna, köyüne. Maden için açılan yollar, meşe dokusunu bölüyor, patlatmalar dağın yapısını bozuyor, ocaklardan çıkan toz ve pasa kaynak sularına, dere yataklarına ve meralara karışma riski taşıyor. Bu yüzden Cûdû’de olup biteni çok boyutlu bir ekokırım meselesi olarak ele almak gerek. Burada maden, yol ve güvenlik politikaları birbirine eklenerek, dağın yaşam alanlarını daraltıyor; köylünün hayvancılıkla, arıcılıkla, ormanla ve suyla kurduğu bağı her geçen gün biraz daha zayıflatıyor.
Wan'da sessiz ilerleyiş
Van Gölü havzasında tahribat daha sessiz ama ağır ilerliyor. Göl kapalı bir havza olduğundan içine karışan atık, toz, kimyasal ya da hafriyat, kolay kolay dışarı taşınmıyor; zamanla gölün suyunda, kıyısında ve toprağında kalıyor. Buna rağmen çevresinde maden ruhsatları veriliyor, taş ocakları açılıyor, kırma-eleme alanları kuruluyor, beton santralları ve kıyı yapılaşması genişliyor. Van Gölü’nün sodalı yapısı, inci kefalinin yaşam döngüsü, kuşların konakladığı sulak alanlar ve kıyıdaki tarım bu hassas dengeye bağlı. Göl çevresindeki her yeni ocak, her kontrolsüz hafriyat ve her plansız yapılaşma, bu dengeyi zorluyor. Kirlenen su, balıkçılığı etkiliyor; toz ve hafriyat tarım alanlarını zayıflatıyor; kıyıların betonlaşması köylerin, göl ile kurduğu ilişkiyi de olumsuz etkiliyor.
Rant ve mülksüzleştirme
Sömürü düzenin para hırsı, Kürdistan’daki mülksüzleştirme pratiğiyle birleştiğinde karşımıza çok daha büyük bir ekokırım tehdidi çıkarıyor. Bugün toprağa, suya, dağa yönelen bu projeler hayata geçerse, korkarım bizden sonraki nesiller geriye dönüp baktıklarında kendilerine ait bir yurt manzarası, belki yapay bir mezar bile bulamayacak. (*DBP Mûş İl Eşbaşkanı)