
Kürdistan, “Verimli Hilal” veya “Yukarı Mezopotamya” olarak da adlandırılan bu coğrafya, insanlık tarihinde medeniyetin beşiği olarak bilinmektedir. Tarihten bugüne dek sürekli savaşlar, katliamlar, işgal ve istilalarla yüz yüze gelen bu ülke, verimli toprağı, bol akarsuları, dört mevsimi bir arada yaşayan iklimi ve neolitikten gelen kültür ve geleneği ile zengin kaynaklara sahip, kutsal bir coğrafyadır. Sürekli sömürgeci güçlerin saldırılarına maruz kalmıştır. İlk Tarım-Köy devriminin de yaratıldığı bu coğrafya maddi-manevi tüm toplumsal değerlerin oluştuğu merkezi uygarlığın geliştiği ve beslendiği yerdir.
Tam da bu nedenlerle Kürdistan’da ekolojik kriz değerlendirilirken, Kürt toplumuna karşı inkar, imha ve tasfiye politikalarından başlamak doğru olacaktır. Kürtler üzerinde gerçekleştirilen saldırı, talan ve katliamlar son iki yüzyıllık sürede en acımasız halini almıştır. Kürt toplumuna karşı imha-inkar politikası, ekonomik-ekolojik talan ve sömürü günümüzde sistematik bir soykırım halini almıştır. Kürdistan’ın bütünün de var olan zenginlikler tarihten günümüze kadar genelde merkezi uygarlık, özelde kapitalist uygarlığın baskı, talan ve sömürülerine maruz kalmıştır. Kürt toplumunu kimliksizleştirme, iradesizleştirme, işsiz bırakarak açlıkla terbiye etme, devlete muhtaç bırakma politikası işbirlikçi Kürdün de katılımıyla sürdürülmüştür.
19. Yüzyıldan itibaren Kapitalist uygarlığın Ortadoğu ve özel olarak da Kürdistan coğrafyasına yönelik işgal planlarının temelinde bölgeyi denetim altına alarak bu coğrafyadaki petrol, maden, su ve diğer yer altı zenginliklerine el koyma, ekonomik olarak talan etme amacı yatmaktadır. Bu amaç çerçevesinden Kürdistan’a yönelimi askeri, siyasi ve ekonomik olmak üzere üç aşamada ele alabiliriz. Kürdistan coğrafyası ve halkına dönük saldırıları son iki yüzyıllık ulus-devlet politikalarına dayandırmak, esasta Cumhuriyet’in kuruluşu ve sonrasında geliştirilen politikalara dayandırmak da mümkündür. Cumhuriyetin kuruluşuyla birlikte başlayan asimilasyonist inkar ve imha politikaları, Kürt halkına ve Kürdistan topraklarına yönelik özel bir politika olmaktadır.
Bu bölgenin en eski halkı olan Kürtler, her zaman dışarıdan gelen saldırılara karşı büyük direnişler geliştirmişlerdir. Ne kimliksizleşmeyi, başkalaşmayı kabul etmişler, ne de kendi yurdunu, toprağını terk etme hevesine kapılmışlardır. Kürt direnişlerinin şiddetle bastırılması, Kürtlerin yerlerinden-yurtlarından göçertilmesi, katledilmesi ve daha bir çok saldırıların temelinde kuşkusuz Kürdistan’a topyekun yönelimin; yani askeri, siyasi, kültürel, ekonomik ve ekolojik soykırıma dayanan sistemsel bir imha politikasının planı vardır.
Keban’ın mimarı M. Kemal’dir
Her savaşın başlangıcı beraberinde doğanında yıkımını getirmektedir. Bundan yüz yıl öncesinde Kürdistan coğrafyası sık ormanlara sahipti. Hatta Kürtlerin sömürgeci T.C’ye karşı direnişlerinde kendilerini en iyi korudukları ve mevzilendikleri yerler bugünde olduğu gibi dağlar ve ormanlardır. Fakat Kürt isyancılara karşı zorda kalan T.C devleti, talancı zihniyetiyle ilk etapta Kürtlerin güvenliklerini sağladıkları, kendilerini savundukları ormanları yakarak yok ederler. Dikkat edilirse bugün de aynı taktik, aynı yaklaşım devam etmektedir. Bir tepede karakol mu kuracaklar, o tepenin tüm ağaçları ya kesilir, ya da yakılır. Kürdistan da ekolojik tahrip en çok da savaş dönemlerinde gelişmiştir. Ormanların yakılması ve ya kesilmesindeki amaç halka ve Gerillaya mekanı daraltmak, alanı boşaltmasını sağlamaktır. Bu aynı zamanda ekonomik olanakların da yok edilmesi anlamına gelmektedir.
Bu bağlamda T.C tarihine bakıldığında, Türk devleti 1950 yılına kadar Kürt coğrafyasında kendisini öncelikle askeri ve idari olarak örgütlüyor. Sivas, Dersim, Elazığ, Malatya ve Erzurum gibi illerde kendi güvenlik tesisini oluşturarak Kürdistan’da ilk ekonomik sömürünün zeminini de yaratmış olur. Günümüz itibariyle de bu iller hem askeri (güvenlik) ve hem de siyasi anlamda merkezi rol oynamaktadır. Devlet, Kürdistan’da askeri istihdamı oluşturduktan sonra ekonomik anlamda işgal ve sömürüye başlar. Burada kısaca Kürdistan coğrafyasına dönük ekonomik, ekolojik işgal, talan ve sömürünün bazı somut projelerle geliştirilmesinin tarihsel boyutuna değinmek gerekir.
Kürdistan ve Ortadoğu’nun en önemli iki hayat damarı olan Dicle ve Fırat nehirleri üzerine yürütülen politikalar aslında 1936 yılından, yani M. Kemal’in bizzat önererek üzerinde durduğu bir projeden kaynaklanmaktadır. Keban Barajı projesidir bu. Türkiye’nin en büyük barajı bugün Elazığ ilinde bulunmaktadır. Ve bu projenin asıl mimarı M. Kemal’dir. Sulama ve enerji üretiminin yanı sıra, Kürdistan’ın en zengin su kaynakları nehirler birer kar, sermaye amaçlı kullanılmış ve kullanılmaktadır. Sözde “sularımız boşa akıyor, dizginleyelim kontrol altına alalım” zihniyeti ile birer sermaye aracı haline dönüştürülüyor.
Yine 1970’lerde temeli atılan Türkiye’nin en büyük projesi GAP (Güneydoğu Anadolu Projesi), Dicle ve Fırat nehirleri üzerinde sulama ve hidroelektrik amaçlı projeler olarak kurulan ve 9 ili (Adıyaman, Batman, Amed, Antep, Kilis, Mardin, Siirt, Urfa, Şırnak) kapsayan sözde bölgesel kalkınma projesi olarak adlandırılmaktadır. Temel hedefi, en verimli toprakları su altında bırakarak Tarım ve hayvancılığı yok etmek, Kürdistan’ı insansızlaştırma politikasını hayata geçirmektir. Bu aynı zaman da “İstihdam imkanlarını arttırmak, enerji ve tarımı geliştirmek, kırsal ve kentsel altyapı, ormancılık, eğitim ve sağlık gibi sektörleri kapsayan stratejik bir proje” olarak ele alındığı propagandasıyla meşrulaştırılmaya çalışılan sömürgeci devletler projesidir.
Enerji, su ve petrol projelerinin çoğunda yabancı sermaye kuruluşlarının eli olmaktadır. Çok amaçlı stratejik ve politik-ekonomik konsept olan bu projelerin hayata geçmesiyle beraber bölgenin temel ekonomik faaliyeti olan tarım ve hayvancılık yok edilmeyle yüz yüze gelmektedir. Nitekim kapitalist-endüstriyalizmin Kürdistan’a girişiyle sanayileşmenin yaygınlaşması, hayvan çiftliklerinin bizzat devlete ve tekelci sermayeye bağlanması toplumun kendi geleneklerinden uzaklaşmasına ve Kürdistan da işsizliğin artmasına neden olmaktadır. Bu da beraberinde toplumun kentlere, büyük şehirlere, Avrupa ülkelerine göç etmesini getirir.
Barajlar, HES’ler, karakollar...
Toprağın kapitalistik tarzda işletilmesi ekolojik anlamda en büyük zarar olmaktadır. Toprak çeşitli kimyasal maddeler ve teknolojilerle kirletilmekte, zarar görmektedir. Ormanlar savaşta olduğu kadar, belki de daha fazla inşaat tekelleri için imara açılarak sömürü, kar ve sermaye aracı olmaktan kurtulamamıştır. Kağıt fabrikaları, mobilya sanayileri, kereste vs. endüstriyalizmin hizmetinde işletilmeye devam edilmektedir. Tabi bu ekonomik projenin sonuçlarına baktığımızda, “kalkınma projesi” adı altında Kürdistan’ı ortadan kaldırma, boşaltma, tasfiye etme projesi oldukları daha netçe görülebilmektedir. Hem toplumsal, hem de coğrafik olarak toplumun değerlerine maddi, manevi kaynaklarına ciddi anlamda bir saldırı ve gasp etme eylemidir. Ve açıkçası bu plan ve projeler halen çirkin politikalarla yürütülmeye devam etmektedir.
Aslında yüzyıl öncesinin politikalarıyla günümüz politikalarının ne kadar bağlantılı, birbirinin devamı olduğu daha iyi anlaşılmaktadır. Bugün de barajlar, HES’ler, kale kollar, karakollar, orman yakmalar, kesmeler, sanayi tesisleri ve fabrikalar, petrol ve maden yataklarını kurmak için coğrafyanın tahrip edilmesi ve daha birçok ekolojik krize yol açan tüm bu eylemlerin temelinde devletin ve küresel sermayenin ekonomik sömürüsü yatmaktadır. Kürdistan’daki en yoğun ekolojik yıkım ve tahribatlar kuşkusuz savaş süreçlerinde yaşanmaktadır. Örneğin barajlar, ekonomik getirisinden çok siyasi ve askeri anlamda önemli olan eylemlerdir.
Burada sorun sadece enerji, petrol vb. elde etmek değil, ülkemizin tamamına el koymaktır. Bunun için de tarih-tarihi eserler- yok edilmiş, köyler su altında bırakılmış, toplum açlık ve yurtsuz kalmış kimin umurunda? Munzur vadisi ve Hasankeyf’in bağrındaki tarihin yok olması, Dicle vadisindeki Hevsel ormanlarının kesilmesi gibi “İmara açma” adı altında geliştirilen saldırılar, bir yandan azami kar amaçlıyken, özünde toplumsal hafızayı da yok etmeyi hedefleyen siyasi ve askeri amaçlı saldırılardır. Kürdistani toplulukların ekolojik yaşama, doğaya yakın topluluklar olduğu bilindiğinden, Kürdü ve Kürdistani toplulukları topraktan, ormandan, dağlardan kopararak özünden boşaltma politikalarının bir devamı olarak değerlendirilmelidir. Devam ettirilenlere aynı zamanda asi Kürdistan coğrafyası ve toplumundan intikam alma savaşı da diyebiliriz. Dolayısıyla, özgürlük mücadelesinin başlangıcından günümüze Kürdistan coğrafyasına yönelik talan ve tahripkar politikalar yoğunlaştırılmış, saldırılar topyekûn planlama çerçevesinde çok yönlü yürütülmektedir.
‘Dört bin köy’ çözüm bekliyor
Kürdistan’da sosyolojik, ekonomik, ekolojik ve psikolojik olarak derin tahribat yaratan eylemlerden biride dört bini aşkın köyün yakılıp, yıkılarak viran edilmesi ve halkın öz yurdundan zorla göçertilmesi olmuştur. Sömürgeciliğin en yıkıcı silahlarının başında ideolojik, siyasi, askeri, toplumsal ve ekolojik tahribatlar yaratan göçertme politikası gelmektedir.
Tüm toplumlar için savaş süreçleri derin yaralar açan, travmalar yaratan süreçlerdir. Toplumu yıldırabilmek, iradesini kırmak; kimliğinden, kültüründen uzaklaştırarak asimile etmek için uygulanan göç politikası çok bilinçli ve planlı uygulanan psikolojik savaşın bir parçasıdır. İnsanlar baskı, işkence ve zor uygulamalarıyla yıllardır yaşadıkları köyünden, toprağından, hayvanlarından ve toplumsallığından uzaklaştırılarak şehirlerin varoşlarında açlık ve yoksullukla terbiye edilmeye çalışılmaktadır. Aynı zamanda tüm varlığı olan hayallerini, sevgilerini, coşku ve üzüntülerini yaşadığı evinin, köyünün, yaşam mekanının gözleri önünde düşman tarafından yakılması, toplum psikolojisi ve hafızamızda derin izler bırakmıştır. O yakılan dört bin köyden zorla göçertilen her ailenin hikayesi ciltler dolusu kitaplara konu olacak savaş, toplumsal psikoloji ve ekoloji anatomisidir.
Kürt toplumunda özünde neolitiğin, doğal toplumun özellikleri varsa da, yılların yarattığı baskı, sömürü ve asimilasyon politikaları toplumumuzda doğasına (birinci doğa) yabancılaşma, köyünden, toprağından ve toplumsallığından uzaklaşma geliştirmiştir. Kürt Halk Önderi Öcalan’ın geliştirdiği yeni paradigmanın başat özelliği toplumsal ekolojidir. “Demokratik Kurtuluş ve Özgür Yaşamı” inşada ekolojik yaşam, ekolojik bilinç Kürt toplumu ve tüm halklar açısından ekmek ve su kadar önemlidir.
Toplumsal ekolojik krizi aşmanın ilk adımlarından biri Köye Dönüş Projesini güncelleyerek hayata geçirmektir. Tabi bu o kadar kolay değildir. Kürt toplumunun özünde tarım-köy kültürünü yaşadığını ve bir miras olarak tarihten günümüze taşıdığını biliyoruz. Toprak ve tarım insanlığın varoluş koşuludur. Toprak ve köy toplumsallığın ana kaynağıdır. Onlar olmadan toplumsallık ve toplumsal yaşam olmaz, olsa da eksik olur. Toprağa dönüş öze dönüştür. Öze dönüş ise insanın kimliğiyle, kültürüyle ve toplumsallığıyla yeniden buluşmasıdır.
Bugün üretim sektöründe tarım ikincil planda yer almaktadır. Çünkü sanayi ve teknoloji üretimleri başat konumdadır. Her şey makine ve robotlara bırakılmakta, insan eli ve emeği değmemiş yapay, hormonlu ürünlerin üretilmesine, en önemlisi hantal, uyuşuk bir toplum biçiminin ortaya çıkmasına neden olunmaktadır. Oysaki sanayi ve teknolojide ihtiyaç fazlası üretim artan ekonomik-ekolojik krizlere ve çözümsüzlüğe yol açmaktadır. İşsizlik, yoksulluk ve bunun yarattığı hırsızlık, cinayet vs. toplumsal sorunların temelinde şüphesiz toplumun yaşadığı ekonomik ve ekolojik sıkıntı, çözümsüzlük ve çaresizlik yatmaktadır.
Kuşkusuz Kürdistan’da ekolojik sorunları çözmek, aynı zamanda toplumsal yıkımı da onarmak demektir. Çünkü ekolojik sorunlar beraberinde toplumsal sorunları da getirmiş, toplum kendi toprağından, vatanından, doğa-evrenden uzaklaştırılmıştır. Bu bağlamda iki sorunun birlikte çözülmesi gerekmektedir. Demokratik, Ekolojik Kadın Özgürlükçü Toplum Paradigması bunu gerekli kılmaktadır. Önderliğinde belirttiği gibi, “Halkın emeği en büyük sermayedir.”Kürdistan’da demokratik-ekolojik sorunları ortadan kaldırmak kadro ve halkın ortak çalışmaları sonucunda açığa çıkacaktır. Burada toplum mühendisliği yapmıyoruz, yapılacak en temel şey herkesin ve her kesimin bu inşa görevinde sorumluluk üstlenmesi ve toplumun ihtiyaçlarına cevap olacak aktif bir çalışma yürütmesidir.
Bu çalışma öncelikli olarak paradigmamızın zihniyetini esas alan akademik çalışmadır. Akademiler toplumun zihniyette aydınlanması bakımından en temel faaliyettir, kutsaldır. İlk olarak Kürdistan’ın her il, ilçe ve mezralarına kadar akademi çalışmaları örgütlenmeli ve herkes öncelikle zihniyette aydınlanmayı, ekolojik ve komünal ekonomik yaşam tarzını her alanda örgütlemeyi hedeflemelidir. Sorun salt ekoloji sorunu değil, esas sorun toplumun zihniyet, vicdan ve ahlak sorunudur. Bu anlamda toplumun eğitimi ekolojik ve komünal ekonomik yaşamı inşa etmede öncelikli görev olmaktadır.
Ekolojik yaşam köyden başlamalı
Köylerimiz, topraklarımız, tarihimiz elimizden alınıp yok edilmek isteniyor. Özcesi toplum olarak yok edilmek isteniyoruz. Yabancı sermayedarlar aç kurtlar gibi Kürdistan’ın dört bir tarafını sarmış durumda. Urfa, Amed, Mardin, Batman, Serhat ve Botan bölgelerine kar amaçlı, uzun vadeye yayılan yeni plan ve projeler çizilmektedir. Dolayısıyla bu ekonomik-ekolojik işgale karşı demokratik mücadele tarzının daha da güçlenmesi ve başta Kürdistan olmak üzere her tarafta “Toprağım ve köyüm elden gidiyor, sahip çık” sloganı ile Kapitalist-endüstriyalizme karşı mücadeleyi derinleştirmemiz gerekmektedir.
Ne yazık ki toplumda henüz istenilen duyarlılık açığa çıkmış değildir. Ormanlarımız kesiliyor, barajlar kuruluyor, HES’ler için doğamız tahrip ediliyor, Hevsel yok edilmek isteniyor, petrol yatakları için arazilerimiz yıkıma uğruyor, fakat buna karşı ciddi bir refleks yok; olan da çok cılızdır. Demokratik sistemimizi kurma yürüyüşümüz kaplumbağa yürüyüşünü aşmıyor. Örneğin; yukarıda da belirttiğimiz gibi, yeniden inşanın en temel adımlarından öncelikli olanı köylerinden göçertilen ailelerimizin köylerine dönüşlerini sağlayacak çalışmaları yürütmektir. Tabii ki sorun sadece köylünün köyüne dönmesi değildir. Dönecek, ama hangi zihniyetle, hangi felsefe ve anlayışla dönecek? Hangi ekonomik çalışmayı geliştirerek yaşamını örgütleyecektir? Güvenliğini nasıl sağlayacak? Ürettiklerini nasıl pazarlayacak? Eskiden olduğu gibi tefeci tüccara, komisyoncuya mı kaptıracak, farklı bir model Pazar mı geliştirilecek? Nasıl bir köy istiyoruz, ekolojik köy modelimiz nasıldır? Mevcut tahripkar enerjiye alternatif enerjimiz ne olacaktır? Bu konularda belediyeler, kent meclisleri, yönetimler vs. ne kadar kafa yoruyorlar? Somutlaştırılmış herhangi bir proje var mıdır? Bunlara benzer daha onlarca ve hepsi de yaşamsal önemde olan sorular sorulabilir.
Bu konularda henüz gözle görülür adımlar atılmış değildir. Demokratik, komünal ekonomi ve ekolojik yaşam tarzını öncelikle köylerimizde başlatmalıyız, kentlerde değil. Elbette ekolojik yaşam kentlerde de oluşacaktır. Ama ilk etapta bu kentleri besleyecek köylerimizin yeniden yapılanması gerekmektedir. Alt yapısından, komün-kooperatifine, organik tarımdan, komünal ekonomiye, dayanışmacı, kolektif yaşam tarzına kadar kendisini örgütleyebilmelidir. Ancak bu şekilde Kürdistan’da ekolojik krizlere ve inşa sorunlarına cevap bulunabilir.
DİCLE TEKMAN