Kürdistan’da sömürgeci modernite ve özgürleşme ihtimalleri

7 Kasım 2022 Pazartesi - 04:55

YASİN SUNCA

 

PolitikART’ın 299. sayısı için yazdığım “Yeni sömürgecilik, sömürgesellik ve ulus-devlet” başlıklı yazıda sömürgecilik, yeni-sömürgecilik ve sömürgesellik kavramlarından hareketle nispeten kavramsal düzeyde kalan bir tartışma çerçevesinde en temelde sömürgecilik ve yeni-sömürgecilik verili sistemi anlamlandırmakta yetersiz kaldığı için sömürgesellik tartışmalarının önemini vurgulamaya çalışmıştım. Bu yazıda bu tartışmalara binaen Ortadoğu ve Kürdistan’a sömürgesellik çerçevesinde yaklaşıp özgürleşme ihtimallerinin bile sömürgeci modernitenin sistemsel kurgusundan kurtulamadığı savını ileri süreceğim.

Dekolonizasyonun modernleşme ile olan inkâr edilemez, ama bir o kadar da hastalıklı bağı, iki zamansallık (temporality) arasındaki uyuşmazlıktan, yani iki farklı olma, bilme ve yapma biçiminin uyuşmazlığından kaynaklanan sorunlara dayanır. Sömürgeleştirilmiş dünyanın tamamında olduğu gibi, Ortadoğu’da da zaman kabaca 18. yüzyıla kadar başka bir hızda akmaktaydı. Daha iyi veya daha kötü değil, sadece başka biçimde bu sorunlarla uğraşılıyordu. Osmanlı ve Safevilerin savaşlarda kaybettikleri için ordularını dönemin savaş teknolojileriyle yeniden organize etme çabası, defansif bir modernleşmeye girişmesi, bunun ortaya çıkardığı ağır ekonomik yükün egemenlikleri altındaki toplumlara yansıtılması ve nihayetinde yönetimin merkezileşmesi süreci Ortadoğu’nun Avrupa-merkezli zamansallığı tanımlayan sömürgeci moderniteye (ya da sömürgesellik) dahil olmasını mümkün kıldı. Sömürgeci modernite Ortadoğu’nun kendi iç çelişkilerini, sorunlarını ve onları çözme biçimini sömürgecilik pratikleriyle dönüşüme uğrattı. 

Hegemonik zamansallık olarak ortaya çıkan sömürgeci modernite, herkesin kurtuluşa, özgürlüğe, barış içinde eşit yaşama veya ekonomik refaha giden yolun Avrupa-merkezli hegemonik ve işgalci formlarda yayılan bilme, olma ve yapma biçimleriyle mümkün olacağı düşüncesini hâkim kıldı. Örneğin sömürgeci modernite merkezinde ilerlemecilik ve kalkınmacılık olan bir toplumsal tahayyül inşa etti. Bunun Ortadoğu’ya yansıması toplumsal çeşitliliği homojenleştirmeye dayalı zorla ulus inşa etme, toplumun kılcal damarları olan aşiretleri, dini veya mezhepsel grupları asimile etme ya da bunu geri kalmanın sebepleri olarak kodlama, kalkınmacı ekonomi ile doğa ve emek talanına olanak tanıma, kendi kapitalist sınıfını oluşturma çabası içerisinde yeni-kolonyalizme meydan verme başta olmak üzere birçok şey sayılabilir. Burada niyetim doğal olarak “Ortadoğu eskiden çok güzeldi” romantizminden ziyade tahayyüllerin dönüşümünü örneklendirmektir. 

 

Ütopya mezarlığı

Ortadoğu’daki sorunların neredeyse tamamının hegemonyasını kurmuş zamansallıkla doğrudan ilişkisi var. En basitinden artık “kendin olma” düsturundan sıyrılıp başkasına benzeme çabası içerisindeki bir toplumsal kesim ile kendi olarak addettiği en acımasız ritüelleri ve kültürel pratikleri dahi sorunsallaştırmadan takip eden iki uç arasına sıkışmış bir toplumsal gerçeklik yaşanmakta. Birincisi Nasır, Mustafa Kemal veya Rıza Şah gibi şahıslarda somut karşılık bulmuşken ikincisi Hasan el-Benna veya Seyyid Kutub gibi İhvan önderlerinde somutlaştı. Birinci anlayış, olmayan bir ulusu yaratma yolunda toplumsal çeşitliliği yok etme eğilimine girerken ikinci anlayış birçok açıdan tahakküm üzerine kurulu ve en nihayetinden “İslam devleti”nin emperyalizmini savunan bir gelenekselciliği topluma “kendi olmak” olarak anlattı. Bunlar modernitenin bölgedeki iki temel siyasal yansımasıyken örneğin körfezdeki muhafazakâr modernleşme veya Filistin’de İsrail devletinin yerleşimci kolonyalizmi gibi başka modernleşmelerden de bahsetmek mümkün. 

Hamit Bozarslan Sogiologie politique du Moyen-Orient kitabında (s.107) bölgeyi bir ütopya mezarlığı olarak tanımlamıştı. Bu, hegemonik zamansallığa eklemlenme ile ona karşı çıkma arasındaki siyasal mücadelelerin sonucudur. Ortadoğu, milliyetçi ütopyaların diktatörlüklerle sonuçlandığı, İslamcı ütopyaların Cihatçılığın pornografik şiddetiyle sınırlandırıldığı, komünist ütopyaların bir taraftan emperyalizmin desteklediği İslamcılar, diğer taraftan onları kendine rakip olarak gören ve Sovyetlerin desteklediği Arap milliyetçileri tarafından sınırlandırıldığı, özgürleşme umudunun batının sömürgeci liberalizmi ile doğunun arkaik romantizmi arasına sıkıştığı bir coğrafi tahayyüldür. Kendi topraklarında sömürgeleştirilmiş ve çoğunluk oldukları yerlerde azınlıklaştırılmış halkların özgürlüğünü sağlama çabaları da yine neredeyse tamamen bu zamansallığın kurguladığı ulusal kurtuluşçulukta sabitlenmiş ama diğer akımlarla girdiği mücadelelerde ya onlara benzemiş ya da yok olmayla yüz yüze kalmış ve en nihayetine ütopyalar mezarlığındaki yerini almıştır. 

Bu kadar ütopyanın mezara gömüldüğü alanda yeni bir özgürleşme umudu ortaya çıkarmak ve bütün baskılara karşı öz savunmasını sağlamak imkânsız değilse bile çok emek ister. Ancak ütopyayı tarihsel şartlar içinde inşa etmek, yani ütopyayı bir tarihsel zorunluluk olarak ele alıp, bu tarihsel zorunlulukların gereğine göre bir özgürleşme projesi geliştirmek, ütopyayı ütopikleştirmenin panzehiridir. Bölgede tarihselliğini bir taraftan kendi kültürel, ekonomik, coğrafi, ekolojik derinliğinden alan bir tahayyül kurmak ama diğer taraftan da sömürgeci modernitenin hegemonik zamansallığının dayattığı bilme, olma ve yapma biçimlerinden kaçınmak muhtemelen dekolonizasyonun da ilk adımıdır.  Kuzey Kürdistan’da dekolonizasyonun tartışılma biçimi, Ortadoğu’da dekolonyal tahayyülün sınırlarını ve onları aşma ihtimallerini örneklendirmekte.