
Geçtiğimiz günlerde Almanya’da dünya barışını tehdit eden ülkelerin hangileri olduğuna ilişkin bir anket açıklandı. Almanya kendi vatandaşlarının güvenlik endişeleriyle ilgili Strateji ve Yüksek Liderlik Merkezi tarafından yaptırdığı anketin verilerine göre, Almanlar Türkiye’yi dünya barışının önündeki en büyük tehditlerden biri olarak gördüğünü ortaya koymuş. Yanlış değil, Germenler binlerce kilometre uzaktan böyle bir tespiti yapıyorlar.
Türkiye, Kürdistan ve Ortadoğu halkları ise canlarına, topraklarına, hayvanlarına, ağaçlarına, kedilerine, köpeklerine, keçilerine, tavuklarına, mutluluklarına, huzurlarına kast eden Türk devlet geleneğini yıllardır iliklerine kadar hissediyorlar.
Türk devlet geleneği AKP, MHP ve ulusalcıların iktidarı ile birlikte yeni bir aşama yaptı. Kurmaya, kurtarmaya, yeni birşeyler inşa etmeye hiçbir zaman odaklanmayan bu gelenek işgal ettiği toprakları, ziyaret için gittikleri yerde dahi mutlaka kendilerinden bir iz bırakmak için kötülüğün tohumlarını atmaya özen gösteriyorlar. Bu rejim geleneği doğaya insana, çocuğa düşman nesiller yetiştirmek için çaba sarf ediyor.
Rejim hinliği ve kötülüğü yayma halini yaşarken hep yancıları da var. O yüzden bu kadar orman yangını, o yüzden bu kadar hayvan katliamı, o yüzden bu kadar kadınlara taciz ve tecavüz hali var. Rejimin etiği, ne kadar saldırgan, tecavüze, tacize meyilli bir topluluk yaratır ve bu topluluktaki bireyleri tekil olarak kendisine bağlarsa o kadar sürekli olur. İşte bundan kaynaklı Türklük rejiminin oluşturduğu kimlik yapıcı değil yıkıcı olarak inşa edilmiş. Bunu Mevlana bile söylemiş. Alevi tarihi araştırmacısı Nejat Birdoğan “Alevilik, Anadolu’nun Gizli Kültürü” kitabında iyimserlik timsali Mevlana’ya ilişkin bir anektod aktarır. Türklerin büyüklüğüyle övündüğü Mevlana, inşaatında duvar örmek için Türk işçiler getirilir. Mevlana bu işçileri duvarlarının yapımında çalıştırmayı reddeder ve “Yapım için Grek işçileri, yıkım için Türk işçileri alınmalıdır. Zira Dünyanın yapımı Greklere yıkımı ise Türklere ayrılmıştır. Türkler yıktılar ve hala yıkıyorlar. Kıyamet gününe değin bunu yapacaklar.” der.
Mevlana haklıdır. Her gelen iktidar yancıya ihtiyaç duyduğu için, bireylere bu yıkıcılığı özel olarak yalayıp yutturur. Her yerde her koşulda yıkıcılık prensip gibi işliyor bu kimlikte. Havaya, suya, tavuğa, geyiğe düşman bu prensiplerle donanmış yapı Kürtlüğe daha bir düşman. Kürt coğrafyasında yer alan her dokuyu yok etmek için saldırı halinde.
Bir süredir Dersim’de endemik hayvanları yok etmek için cihat etmiş gibi dağ keçilerini ava açtılar. O coğrafyaya yabancı kim olduğu bilinmeyen zenginlere saferi adıyla dağ keçilerini avlatıyorlar. Birde o sürek avına rehberliği de Dersim’in yerlilerini üç beş kuruşa kiralıyorlar. Tabi devlet sadece Dersim’in dağ keçilerini ava açmıyor, şimdi Cudi Dağı’ndaki dağ keçilerini de hedeflerine almışlar.
Koruma altındaki dağ keçilerini kırımdan geçirerek Kürtlere, Kürdistan coğrafyasıyla bütünleşen hangi değer varsa yok etmeye karar vermişler.
Kürtlerde et yemek tam bir seremoni olsa da dağ keçilerini ve geyikleri avlamak günahtır, haramdır, yasaktır. Kim mi yasaklamış ne devlet ne de başka birileri. Kürt’ün doğayla, insanla, havayla, suyla iç içe yaşadığı Yezdanilikten bu güne geyikler dağ keçileri azizliğin sembolü olduğu için, kimse onlara kıyamaz. Kürtler halen o doğayla barışık kimlikle büyütür çocuklarını. Hepimiz bu aile terbiyesiyle büyümedik mi, doğaya zarar verirsek cehennemde yanacağımız bize söylendi. İncirin dalını kıranın burnunun direği kırılırmış ki cennetin kokusunu almasın. Ahurun krişlerine yuva yapan güvercinlerin yuvasını bozarsak hayat boyu huzur bulmayız diye söylendi. Bunların hepsi Kürt çocuklarında yaşam prensiplerine dönüştü.
Türk devleti bu azizliğe saldırıyor. En değerlimiz ne varsa bizden almak için saldırıyor.
Binlerce kilometre uzaktaki Alman halkı bu inşa edilmiş Türk’ü dünya barışı için en tehlikeli devletlerden dördüncüsü olarak tanımlamış. Ama Kürdistan halkları için bu inşa edilmiş Türklük birinci derecede düşman konumuna ulaşmış. Özgür Kürtlük bu saldırılardan korunmak için çocuklarını yapıcı ve kurucu olarak büyütürken tüm değerlerini de savunacak bir bilinçle büyütmek zorunda. Yoksa inşa edilmiş bu Türklük Kürt’e, kadına, çocuğa, havaya, suya, ağaca, kuşa, geyiğe dair ne varsa bizden almaya kararlı.