Ancak her ne olursa olsun, kardeşinin Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan ile 12 Ekim günü görüşebilmesi iyi olmuştur. Çünkü, sözkonusu yarım saatlik görüşmede Önder Abdullah Öcalan çok önemli açıklamalar yapmıştır. Örneğin, siyasi çözüm için görüşme sürecini tıkatanın devlet, hükümet ve AKP olduğunu söylemiştir. Yine kendisi üzerindeki ağırlaştırılmış tecridi “şantaj politikası” olarak tanımlamıştır. Daha da önemlisi, “Bu mücadeleyi biz başlattık, dolayısıyla çözümü getirecek olan da biziz. Bunu herkes bilsin.” demiştir. Görüşme sürecinin yeniden başlaması için anahtarın AKP hükümetinde olduğunu ifade etmiştir.
Geçtiğimiz haftanın son günlerinde herhalde en çok tartışılan konu Kürt Halk Önderi’nin bu açıklamaları olmuştur. Sözkonusu tartışmalar tüm yoğunluğuyla hala da devam etmektedir. Kürt Halk Önderi’nin bu kısa açıklamalarıyla sanki Türkiye derinden bir nefes alır ve bir nebze rahatlar gibi olmuştur. Gerçekten barış isteyenlerin sesi daha gür çıkmaya başlamış, barış için ufukta bir ışık görünür gibi olmuştur. Elbette Türkiye’de böyle bir havanın oluşması tesadüfen ya da boşuna değildir. Çünkü, eğer olacaksa bir Türk-Kürt barışı, bunu sağlayacak tek kişi Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’dır. Kürt halkı yıllardır boşuna “Barışın elçisi İmralı’da” demiyor, bununla bir gerçeği ifade ediyor. Kürt Halk Önderi ile yapılan yarım saatlik kardeş görüşü Türkiye’de barış umutlarını az da olsa yeniden yeşertmiş görünüyor.
Kuşkusuz sözkonusu açıklamadaki önemli bir belirleme, “Bu mücadeleyi biz başlattık, dolayısıyla biz sonuçlandırırız” ifadesi oluyor. Burada barışçıl siyasi çözüm için güçlü bir iradenin ve rol alma isteğinin varlığı göze çarpıyor. Bir de barış, savaşan düşmanlar arasında yapılır. İngiltere eski başbakanı ve İrlanda sorununun çözücüsü Tony Blair de İstanbul’da bu gerçeğin üzerine basmış bulunuyor. Kürt Halk Önderi de, sözkonusu ifadeyle hem bu gerçeği vurguluyor ve hem de AKP’nin PKK ile görüşmeleri kestikten sonraki çabalarını eleştiriyor. Yani AKP hükümetinin Kemal Burkay, Şivan Perwer gibi kişilerle sözde Kürt sorununu çözme çabalarının sonuçsuz olduğunu ortaya koyuyor.
Bilindiği gibi, AKP hükümeti, PKK ile görüşmeleri kesip İmralı’da Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’ın avukatlarıyla görüşmesine yasak koyduktan sonra, otuzbir yıldır Avrupa’da yaşayan reformist-milliyetçi Kürt lider Kemal Burkay’ı Türkiye’ye getirmişti. Kemal Burkay’ın nasıl “iyi bir Kürt olduğu”, “Kürt lider olarak yalnızca Abdullah Öcalan’ın bulunmadığı” haftalarca psikolojik savaş basını tarafından propaganda edilmişti. Yani Kürt halkına açıkça “Abdullah Öcalan’a karşı Kemal Burkay” denmiştir. Kemal Burkay’a çarşaf çarşaf “PKK’nin yanlış yaptığı” söyletilmişti. Böylece PKK’ye karşı Burkay alternatifi yaratılarak, Kürt sorununun çözümsüzlüğü ve Kürt halkı üzerindeki terör ve soykırım uygulamaları maskelenmek istenmişti.
Bu çaba hala da devam ediyor. Kemal Burkay’a Şivan Perwer ve benzerleri de eklenerek Kürt Özgürlük Hareketi üzerinde uygulanan imha ve tasfiye konsepti başarıya ulaştırılmak isteniyor. Bu çaba, AKP hükümetinin PKK’ye karşı üçüncü planlı imha saldırısı oluyor.
Bilindiği gibi, ilk saldırı 2003-2004 yıllarında ve içten bölüp parçalayarak tasfiye etme biçiminde olmuştu. Bu plan sonuç vermeyince, bu kez Hamas benzeri AKP içinden yeni bir Kürt partisi yaratılarak PKK’nin halk desteği yok edilmek istenmişti. 2005-2006 yıllarında düşünülen bu yöntemin de sonuç vermeyeceği anlaşılınca, bu sefer ABD ile anlaşılarak Ekim 2007’den itibaren yoğun bir ideolojik, siyasi ve askeri saldırı başlatılmıştı. Şimdi hala ABD-AKP’nin bu ortak planı uygulanmaya çalışılıyor. Bu üçüncü saldırı planıyla PKK ideolojik, siyasi ve askeri olarak geriletilmeye çalışılırken, buna destek olarak da Kemal Burkay ve benzerleri de kullanılmak isteniyor. Bu kişiler şahsında Kürt halkına ve kamuoyuna, “Bakın biz Kürtlere karşı değiliz, PKK’ye karşıyız” denmeye çalışılıyor. Güya bu biçimde kendilerinin de “Kürt sorununu çözmeye çalıştıkları” izlenimi yaratılıyor.
Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’ın “Bu mücadeleyi biz başlattık, çözümü de biz yaratırız” sözü, işte AKP’nin bu oyununu deşifre etmeyi ve boşa çıkartmayı amaçlıyor. Öyle ya, savaşı durdurma ve barışı getirme yolunda Kemal Burkay ne yapabilir? Ne gücü ve etkisi var ki, Kürt sorununu çözebilsin? Dahası “Biz silahlı mücadeleye karşıyız, PKK hemen silah bıraksın, PKK’nin silahı Kürtlere zarar veriyor” gibi açıklamaların ne etkisi var? Kaldıki Kemal Burkay bu sözleri yeni de söylemiyor. Ömrü bu sözleri söylemekle geçti. Daha PKK 15 Ağustos 1984’te silahlı mücadeleye başlamadan önce, yani 1983’te “Silahlı mücadelenin terörizm olduğunu” yazdı. Bütün Avrupa onun yazdıklarını PKK’ye karşı delil olarak kullandı. Sonuçlar ortadadır. K.Burkay’ın ömrü boyunca tekrarladığı bu sözlerin Kürt halkı ve siyasal gelişmeler üzerindeki etkisi meydandadır.
Kısaca AKP hükümeti, defalarca denenmiş ve her seferinde başarısız kalmışı denemektedir. Kemal Burkay propagandasıyla Kürt halkını ve gençliğini etkileyip de PKK’yi geriletmesi mümkün değildir. Yine Kemal Burkay ve benzerleriyle Kürt sorununu çözme imkânı yoktur. Kemal Burkay mevcut düşünce ve siyasetiyle elli yıldır nasıl kendini bir kediden bile mahrum bıraktıysa, şimdi AKP için yaratacağı sonuç da ancak bu olabilir.
AKP sözcüleri gibi, polisçik basının Kürt Özgürlük Mücadelesi üzerine yazıp söyledikleri de boştur. Psikolojik savaş basınına göre, “PKK herkes tarafından kullanılan bir maşaymış, herkese taşeronluk yapıyormuş, Suriye ve İran elinde Türkiye’ye karşı kullanılıyormuş, vs. vs.” “PKK’nin herkes tarafından kullanıldığı” görüşü sömürgeci, şoven-milliyetçi bir görüştür. Kürt halkının özgürlük mücadelesini böyle göstermek, İran ve Suriye’nin bir saldırısı gibi görmek, yıllardır özel savaş hükümetlerinin ve Mehmetçik basının durmadan tekrarladığı bir görüştür. Şimdi de AKP hükümeti ve polisçik basın bunu sürdürmektedir.
Bu görüşün de hiçbir doğruluk payı olmadığı gibi, Kürt halkı üzerinde hiçbir etkisi yoktur. Bu tür sözlerin ciddi bir anlamı da yoktur. Herkes biliyor ki, Kürt halkı varlığını korumak ve özgürlüğünü kazanmak için mücadele ediyor. Asimilasyona dayalı soykırım uygulamalarını durdurmak için direniyor. Kürtlerin derdine ne ki, Suriye ve İran’ın çıkarları için Türkiye’ye karşı savaşsınlar! Kaldıki Suriye ve İran’ın da, tıpkı Türkiye gibi Kürtlere baskı ve zulümden başka bir şey verdiği yok! O halde Kürtler niye Suriye ve İran’ın istediğini yapsın?
Kürtlerin gelişen özgürlük ve demokrasi mücadelesini Suriye ve İran’a bağlamak gerçek dışı olduğu gibi, Kürtleri küçümseyen şoven-milliyetçi bir yaklaşımdır da. Bu tür özel savaş propagandalarının Kürtler üzerinde hiçbir etkisi olmamaktadır. Tersine bu yalan sözler tepki ve öfkeyi geliştirmektedir. Yine bunları söyleyen AKP’nin ve yardakçılarının, Kürtlere vurmak amacıyla silah alabilmek için, başta ABD, AB, Rusya, İsrail olmak üzere dünya devletleriyle nasıl pazarlıklar yaptığını Kürt halkı artık çok iyi görebilmektedir. Bu tür yalan ve çarpıtmaların Kürtler üzerinde bir etkisi olmadığı gibi, Kürt sorununun çözümüne de bir katkısı yoktur.
Kürtlerin ölüm-kalım mücadelesiyle elde etmek istedikleri bir dertleri var: Varlığını korumak ve özgürlüğünü kazanmak! Yaklaşık beşyüz yıl önce büyük Kürt Şairi Ehmedê Xanî de özünde bu derdi dile getirmişti. Kürt halkının varlığını garantilemek için özgürlüğünü gerekli görmüştü. Şimdi Kürt halkının binlerce şehit vererek yürüttüğü direnişle de ulaşmak istediği budur. Bunu da anasının ak sütü gibi kendi özgücüyle ve özgür iradesiyle yürütmektedir. Bu gerçeği karartmaya ne sömürgecinin, ne de işbirlikçinin, hiçbir gerici ve zalimin gücü yetmez!..