Bu hafta yeni AKP Hükümetinin orta vadeli planları içinde Avrupa Birliği yerel yönetimler şartına koyduğu çekinceleri kısmende olsa kaldırarak bu yolla öz yönetim ilanlarını ve bu yönde yükselen talebi boşa çıkarma hesaplarının olduğunu yazacaktım. 

Devlet bir kez daha cezaevine koyup asmayıp beslemek yerine katletti. Tahir Elçi'yi öldürdüler. Devletin görevlileri önce duvarlara "kurdun dişine kan değdi" yazarak kana susamışlıklarını ilan ettiler. Ardından Elçi'ye kıydılar. Bu diş kırılmalı. 

Bu ilk değil. Böyle giderse son da olmayacak. Bugüne kadar bu durumlarda ne yapıldıysa kar etmedi. Devlet muhaliflerini zaman zaman toplu çoğu zaman da tek tek adeta avladı. Biz ne yaparsak yapalım devlet bildiğini istediği gibi yaptı. Bu amaçla kullandığı personelini hep korudu. Her seferinde hukuku çırak çıkardı. Suç üstü yakalanan kadrolu katilletinin rütbelerini yükseltti. Hiçbir polis, asker ya da özel tim işlediği cinayetlerden ötürü mahkum olmadı. Her seferinde katilin devlet olduğunu bildiğimiz halde katile, "Katili bul, adalete teslim et" çağrısı yaptık. 

Devlet adına kurşun atanın da kurşun yiyenin de kutsanmasının bir siyasetçinin boş boğazlığı değil devlet politikası olduğunu bildiğimiz halde. 

Muhalif kesimler, hak arayanlar hukukun, demokrasi inancının gereği her seferinde sadece protesto etti. Açıklama yaptı. Kınadı. Slogan attı. Yürüdü. Hukukun çerçevesinde onun tanıdığı sınırlarda tepkisini göstermeye çalıştı. 

Hukuk vatandaşla devlet arasındaki temel ilişki bağıdır çünkü. Ancak devlet bu bağı da kopardı. Bu sefer protesto eylemi-yürüyüşü her neyse o yapılmasın. Kınama yayınlamasın. Bu sefer onların anlayacağı dilden bir cevapla örneğin Kürdistan'daki tüm barolar belirlenmeyen bir tarihe kadar kapansın. Bu sefer avukatlar cüppelerini evlerinde bıraksın. Savunma çekilsin. Savunmayı öldürdünüz biz de sizin hukukunuzu tanımıyoruz densin. Tüm meslek odaları, birlikleri kendini fesh etsin. Bugüne kadar bu durumlarda ne yaptıysak onu yapmayalım yani. Bir kez daha katilimiz bizi anlasın, insafa gelsin artık öldürmesin diye, ulusal ve uluslararası kamuoyları baskı yapıp katil devleti durdursun demeyelim. Artık katili durdurmak için hareket edelim. Katilin elini tutalım. 

Ya bu sefer bunu yapar katilin ellerini bağlarız. Ya da sonunun ne zaman geleceği belli olmayan yeni bir kıyım iklimine giriyoruz. Eğer burada hayatı durduramaz katili yakalamazsak halklarımız geri dönüşü olmayan bir acıya gark olacak. 

Bir benzerini daha önce de yaşadık. Vedat Aydın 28 Ekim 1990'da Ankara'da toplanan İHD genel kurulunda Kürtçe konuştu. İHD yönetimi tepki gösterdi. Divan boşaltıldı. Bir tek katip üye Hediye Felekoğlu divanı terk etmeyince Aydın konuşmasını Kürtçe olarak tamamlayabildi. Ardından da polisler tarafından alındı. Tutuklandı. 19 Aralık'ta çıkarıldığı ilk duruşmada tahliye oldu. 5 Temmuz 1991'de gece yarısı evinden alındı işkence edilip kurşunlanmış bedeni 7 Temmuz'da bulundu. 

Aydın HEP il başkanıydı. Aydın'ı öldürerek Kürtlere sivil siyaset alanının kapalı olduğunu söylüyorlardı. Elçi baro Başkan'ı idi şimdi Kürt'e meşru da olsa savunma hakkınız da yok diyorlar. 

Egemenler kendi hukukunu tanımazken mazlum egemenin hukukundan ne medet umabilir. 

Elçi PKK'li değildi. Belki PKK'ye yönelik eleştirileri de vardı. Ama PKK'nin terör örgütü olmadığını bilecek, bunu kurtlar sofrasında söyleyecek kadar da emindi. Yürekliydi. PKK'yi bu kadar iyi tanıyordu. Bu nedenle hedef gösterildi ardından katledildi. 

Artık mevcudun ötesinde yeni bir direniş biçimi şart. Ancak bunu yaparken bu kez ülkenin Batı'sından -en azından kısa vadede- bir kamuoyu desteği beklemeyin. Elbette bunun bir çok nedeni var. Tarihi, siyasal, sosyolojik nedenler. Bu nedenlerin asli müsebbibi de elbette halklar değil. Ayrıca bunların da üzerinde uzun uzadıya duralım. İhtiyacımız da var buna. 

Hala umudumuzu ayakta tutan HDP bileşenlerini ve kendi camialarında bile vebalı muamelesi gören bir avuç devrimci aydının direnci elbette yadsınamaz. 

Benim dikkate sunduğun hali hazırda kahır çoğunluğunun Kürt'ü "terörist" aydınının özgürlük hareketi her ne yaparsa yapsın -ekolojik toplum dediğinde dahi- amasız, şiddet olmadansız lafa başlamadığı batı kamuoyundan ivedi bir destek beklemek safça olur. Oluyor. 

Uzun bir süredir İstanbul, İzmir, Ankara gibi metropollerde de sokağa çıkan yine Kürtlerdi. Kimse kendini kandırmasın. Bu sözlerin yekten mahkum edilmesi gibi bir riskin varlığını biliyorum. Ancak buna rağmen gerçeği hatırlatmak derdindeyim. Bunu yaparken de bir kırgınlık, bir hayal kırıklığı, bir dosttan umudu kesme düşkünlüğü içinde değilim. 'Kürt'ün Kürt'ten başka dostu yok' gibi milliyetçi safsataların peşinde hiç değilim. Kurtuluşun halklarımızın ortak hareket etmesinde saklı olduğuna da başından beri inanıyorum. HDP projesinin yaşamsal değerini de saklı tutuyorum. Ama bunun için çıplak gerçeğin de konuşulması gerekir kanaatindeyim sadece. 

Cezayirli felsefeci Malek Bennabi'nin, Fransız sömürgeciliğini ele alırken yaptığı, "Eğer sömürüldüysek sömürülebilir olduğumuz içindir" belirlemesindeki cesareti dikkate alalım diliyorum. 

Konuşalım ki eğer gerçekten bir çözüm üreteceksek doğru teşhisten hareket edelim. Halkların mazlumların ittifakını gerçekler üzerinden güçlü kuralım. 

Çok acıdır ve açıktır ki bıçağın kemiği zorladığı şu günlerde ne yaparsa örgütlü toplum kesimleri kendileri yapacak. Kısa vadede bu cephenin çok genişlemeyeceği de açık. Ancak direncinin haciminden daha büyük ve derinlerde olduğu da bir vaka. 

O kahır çoğunluğun duyarlılığının artmasında yeni ve topyekun bir direnişin çok etkili olacağı kanaatindeyim. O kurdun dişinin kırılması ancak halklarımızın ön yargılardan, algı yönetimlerinden bağımsız yeni ittifakını da sağlayacaktır.