Geçen hafta Kürdün Sarmal Alanı başlığıyla vermeye çalıştığım Kürt medyasının algılanış ve yorumlanış biçimlerine Tuğrul Eryılmaz’ın hayatını anlatan “68’li ve Gazeteci” kitabı üzerinden devam edelim.
2000’lerde Amed’e çağrıldığında, bir gazeteci büyük olarak, haber atölyesi yapılmış.
“Ben kitaplardan ve İstanbul’da öğrendiklerimden yola çıkıyordum, onlarsa yaşanmışlıklarından yola çıkıyordu ve bir anlaşmazlık oluyordu.”
“Kürt gazeteciler sana ‘biz bir kavganın ortasında işimizi yapmaya çalışıyoruz, sen gelmişsin bize evrensel gazetecilik kurallarından söz ediyorsun’ diyor. Ben de diyorum ki ama gazetecilik böyle yapılır. Ötekisi militan gazetecilik. Bu da var ama bunu anlatmaya gelmedim.”
Orada haberin nasıl yazıldığından ziyade niye yazıldığı sorusu gizli tanıktır adeta. Haberin önem meselesi... Toplantı sonrası kritiklerindeki temel yargı Amed’in kürdili efkar sokaklarından İstanbul’un Asmalımescit’ine aynı hızla taşınıverir. Gazeteciliktir konuşulan güya. (Bu Kürtler “adam" olmaz, walla)
Anlama üzerine kurulu her şey. Tanıma, dokunma, hissetme ve anlama... Sonrası kolay çünkü, bunca emeği vermeyi göze almışsan. Tanışıyorsun, hayatlarına dokunuyorsun, onların kaygı ve telaşını, korkusunu hissediyorsun ve “işte” diyorsun, anlatmaya başlıyorsun sonra.
Bu kadarını yapabilen İstanbullu gazeteci sayısı üçü beşi geçmedi hiç bir zaman. En sevdikleri de kendilerine en yakın olmayı başarabilmiş, onlarla aynı mahallede, aynı kaygıların peşinde top koşturabilenler olmuştu. Biraz “beyaz”lamış olabilenler yani. Kürt meselesini ve bağlı gazeteciliği bir tarafa koyup, onca zulmün içinde “ama ille de BBC etiği” diyebilenlerden söz ediyorum.
Elbette bir haberin sahibi 5N1K’dır. Bunlarsız rüya dahi göremez gazeteci. Ama bağımsızlık, tarafsızlık, haberin objektifliği, haberin yapılış koşullarında biraz farklılaşabilir. Eryılmaz anlatısının biraz ötesinde bir noktada diyor ya "taraf olmak zorundasınız” diye; gazetecinin ezilen, sesini çıkaramayanların yanında olması gerektiğini söylüyor.
İstanbul gazeteciliği (plaza) patronun tarafındadır. Patron devletin yedeğindendir. Eskisi gibi Time’lardan kapak devşirilmiyor ama devletin üst odalarından gazetelerin üst katlarına günün manşeti görüntüsü ile birlikte düşüyor ve gazeteciyi manşet derdinden kurtarıyor!
İstanbul’un “kaliteli” merkez gazeteciliği patronun eşi dostu etrafında konumlanır. Onların inşaatları, baraj ihaleleri, askeri araç işleri vs, her ay sessizliklerinin ödülü olarak bol sıfırla banka hesabına yatar.
Eh, haliyle kalite merkezdedir, haberin hası orada yapılır, e paranın hası da orada kazanılır. Kafadan sarı basın kartın vardır, her tür uçağa biner, her tür merdivenden pardon asansörden iner-çıkarsın. Oralarda olmak anı biriktirmene yardımcı olmaz ama bir hikayenin asli nesnesi olmanı sağlar.
Kürt gazeteciliğinde ise patron hayatın kendisidir. Her ay sonunda bankaya yatan bir şey yoktur, varsa da azdır. Zorun karşısında (ki o zor devletin kendisidir) durabilme kalıtsal bir mirastır. Cezaevleri ve mezarlıklar tanıdık isimlerle doldukça çok kısa sürede aynı inat ve muratla yeni isimler devralır boşalan koltukları. Kürtçe düşünür, Türkçe yazarlar. Kelimeleri az, tekrarları boldur, doğru. Anadillerinde bir haberin içine girememek gibi daha asli bir sorunları vardır zira. Devlete kafa tutmaktan gelirler yorgun argın her akşam. Sabaha evrilen tüm gecelerde kapıları kırılır, yaka paça çekilirler karakola. Bunlar hep devlete dokunan az kelimelerin işleridir. Türkçesi eksik Kürtçesi kalabalıktır dillerinin. Yara açar Ankara’da. Kim bu bıçağa sarılmayı göze alabilir korkusuzca?
İstanbul inatla görmez mesela. Ne gazetecilik okumuştur bu Kürt gazeteciler, ne onun bunun eşi dostudurlar, ne de kallavi bir şarkının bilinen nakaratı. Devlete taş atar seçilmiş cümleleri. Iyyy, derler bir süre sonra: “Tarafsızlık” şarttır bu sokakta. Sokak derken?
Bitmedi...