Küresel düzenin sömürgesizleştirilmesi
Dünya Haberleri —

dünya/foto:freepik
- Batı hegemonyasının aşınması, küresel yönetişime dair alternatif vizyonlar için alan açtı; tahakküm üzerine değil, onur, egemenlik ve kolektif sorumluluk üzerine kurulu vizyonlar.
- Küresel düzeni sömürgesizleştirmek, jeopolitik ittifakları değiştirmekten öte; kurumları, normları ve ekonomik yapıları dönüştürmeyi gerektirir.
*RANJAN SOLOMON-Çeviri: Yeni Özgür Politika
Soğuk Savaş’ın bitiminden 30 yıl sonra, onun ardından şekillenen küresel düzen gözle görülür biçimde dağılmaya başladı. Bir zamanlar ABD ve Batılı müttefikleri tarafından domine edilen, “kurallara dayalı uluslararası sistem” olarak ilan edilen yapı, artık kırılgan, tartışmalı ve ahlaken sorunlu görünüyor. Sovyetler Birliği’nin çöküşünün ardından gelen tek kutuplu an, liberal kapitalizmin nihai zaferi olarak yorumlanmıştı, ancak tarih, ideolojik beyanlara nadiren bu kadar itaatkâr davranmıştır.
İran ile ABD arasındaki devam eden çatışma, bu krizi keskin bir şekilde gözler önüne seriyor. Son olaylar, 21. yüzyılda gücün artık yalnızca askeri üstünlükle tanımlanmadığını, küresel istikrarı sağlayan sistemleri bozma kapasitesiyle de belirlendiğini gösteriyor. İran’ın kritik enerji darboğazlarını tehdit etme yeteneği, küresel piyasalarda şok dalgaları yaratırken, ABD ve müttefiklerinin uyguladığı sürekli askeri baskı, stratejik netlik veya kalıcı kontrol üretemedi. Ortaya çıkan, yeni bir hegemonun güçlenmesi değil, eski kesinliklerin aşınmasıdır. Dünyanın dört bir yanında yeni ekonomik ve siyasi güç merkezleri uluslararası manzarayı yeniden şekillendiriyor. Asya’nın yükselişi, küresel Güney ülkelerinin özerklik taleplerini yenilemesi ve Batı egemenliğindeki kurumlara yönelik artan hoşnutsuzluk, daha derin bir tarihsel talebi işaret ediyor: Küresel gücün yeniden yapılandırılması.
Batı hegemonyasının mimarisi
Modern uluslararası sistem, yüzyıllar süren sömürgeci yayılmaya dayanır. Bu süreçte Avrupa güçleri, fetih, kaynak gaspı ve boyunduruk altına alma yoluyla servet biriktirdi. Sömürgecilik, yalnızca siyasi sınırları yeniden çizmekle kalmadı; küresel ekonomiyi sanayileşen Batı’yı ayrıcalıklı kılarken, dünyanın geri kalanını bağımlılığa mahkûm edecek şekilde yapılandırdı. Siyasi bağımsızlık sonrası bile bu hiyerarşiler varlığını sürdürdü. Walter Rodney gibi akademisyenler, sömürgeciliğin nasıl geri kalmışlığı kurumsallaştırdığını ortaya koyarken, Samir Amin küresel sistemi hâkim bir “merkez” ile bağımlı bir “çevre” arasında bölünmüş olarak tanımladı. II. Dünya Savaşı sonrası kurulan kurumlar (IMF ve Dünya Bankası) bu dinamikleri temelden değiştirmek yerine, oy yapıları ve politika çerçeveleriyle Batı çıkarlarını ayrıcalıklı kılacak şekilde kurumsallaştırdı. Bu egemenliğin ideolojik boyutu da aynı derecede güçlüydü. Liberal demokrasi ve serbest piyasa kapitalizmi, birçok modelden biri olarak değil, evrensel normlar olarak sunuldu. Frantz Fanon gibi eleştirmenler ise gerçek sömürgesizleştirmenin yalnızca siyasi kontrolü değil, eşitsizliği sürdüren küresel yapıları da ortadan kaldırmayı gerektirdiğini savundu.
Tek kutupluluğun sınırları
Soğuk Savaş sonrası dönem, Batı üstünlüğünü doğrular gibi görünüyordu; ABD tartışmasız küresel güç merkezi haline gelmişti, ancak bu tek kutuplu an, beklendiğinden daha kırılgan çıktı. Afganistan ve Irak’taki askeri müdahaleler, tek taraflı gücün sınırlarını ortaya koydu. Bu savaşlar, bölgeleri istikrara kavuşturmak yerine istikrarsızlığı derinleştirdi ve Batı’nın ahlaki liderlik iddialarının itibarını zedeledi. ABD’de başlayan 2008 küresel finans krizi, küresel refahın temeli olarak sunulan modelin yapısal zayıflıklarını bir kez daha gözler önüne serdi. Günümüzdeki İran krizi ise bu sınırları yeni bir aciliyetle vurguluyor. Ezici askeri kapasiteye rağmen ABD, istikrarlı bir siyasi sonuç dayatamadı veya küresel piyasalarda zincirleme ekonomik sonuçları engelleyemedi. Enerji şokları, tedarik kesintileri ve jeopolitik oynaklık, daha derin bir yapısal gerçeği ortaya koyuyor: Tek kutuplu gücün araçları, parçalı ve birbirine bağımlı bir dünyada giderek yetersiz kalıyor. Vurma kapasitesi hâlâ yerinde, ancak istikrar sağlama kapasitesi azalmış durumda.
Alternatif güç merkezleri
Batı egemenliğine yönelik en önemli meydan okuma, yükselen ekonomilerin ortaya çıkmasından geldi. Son 20 yılda Asya, Latin Amerika ve Afrika’nın bazı bölgelerindeki ülkeler, ekonomik kapasitelerini ve diplomatik etkilerini genişleterek küresel ticaret ve etki örüntülerini yeniden şekillendirdi. Çin’in hızlı sanayileşmesi ve küresel ayak izinin genişlemesi, özellikle dönüştürücü oldu. Hindistan, Brezilya ve diğer yükselen güçler de uluslararası meselelerde daha büyük roller üstlenerek küresel gücün daha geniş bir çeşitlenmesini yansıttı. Yeni kalkınma kurumları da dâhil alternatif finans mekanizmalarını geliştirme çabaları, Batı kontrollü çerçevelere bağımlılığı azaltma yönündeki daha geniş bir arzuyu ifade ediyor. İran çatışması, gücün doğasındaki kritik dönüşümü de ortaya koydu. Etki, artık yalnızca geleneksel askeri terimlerle ölçülmüyor. Devletler, stratejik coğrafya, kaynak kontrolü ve dolaylı angajman biçimleri gibi asimetrik araçları kullanarak daha güçlü rakiplere maliyet dayatıyor. Bu bozma kapasitesi, net galibiyetler yaratmasa da en baskın güçlerin bile kırılganlıklarını açığa çıkarıyor.
Çok kutupluluk ve Güney
Küresel Güney’deki birçok ülke için çok kutuplu bir dünyanın ortaya çıkışı, daha büyük stratejik özerklik imkânı sunuyor. Artık tek bir süper gücün hâkim olmadığı bir sistemde devletler, ortaklıklarını çeşitlendirebilir, daha avantajlı ekonomik düzenlemeler müzakere edebilir ve dış siyasi baskılara karşı koyabilir. Bu değişim, kalkınma politikası açısından özellikle önemlidir. Ülkeler, Güney-Güney iş birliği ve bölgesel ittifaklara dayanarak alternatif yollar izleyebilir. Diplomatik düzeyde birçok devlet ikili ittifakları reddederek, ulusal ve bölgesel çıkarları ön plana çıkaran esnek ilişkiler kuruyor. İran savaşının dalga etkileri, özellikle Avrupa’da şiddetli oldu; yenilenen enerji güvensizliği ekonomik istikrarı tehdit ediyor ve ABD ile uzun yıllardır süren ittifakın yarattığı yapısal bağımlılıkları ortaya çıkarıyor. Bu kırılganlık daha geniş bir gerçeği gösteriyor: Jeopolitik çatışmanın maliyetleri ana aktörlerin çok ötesine uzanıyor ve küresel sistemin derin karşılıklı bağımlılığını ve eşitsizliğini açığa vuruyor.
Çok kutupluluğun riskleri
Çok kutupluluk ise kendiliğinden adaletle eşanlamlı değildir. Birden fazla güç merkezine sahip bir dünya, önceki dönemlerin eşitsizliklerini yeniden üretebilir. Yükselen güçler, kendi stratejik emellerini kovalarken, bazen geleneksel hegemonların davranışlarını taklit edebilir. Parçalı bir düzende ekonomik rekabet, jeopolitik rekabet ve bölgesel çatışmalar yoğunlaşabilir. Anlamlı kurumsal reform olmadan çok kutupluluk, mevcut sistemin daha istikrarsız bir versiyonuna dönüşme riski taşır. İş birliğinden ziyade rekabet eden etki alanlarıyla karakterize edilen bir sistem. Bu nedenle meydan okuma, yalnızca gücü yeniden dağıtmak değil, uluslararası ilişkileri yöneten ilkeleri yeniden tanımlamaktır.
Kurumlar, normlar ve yapılar
Sömürgesizleştirme, bu geçişi anlamak için kritik bir çerçeve sunar. Genellikle siyasi bağımsızlıkla ilişkilendirilse de sömürgesizleştirme, daha derin anlamıyla küresel sistemlere işlemiş eşitsizlik yapılarını söküp atmayı içerir. Achille Mbembe gibi düşünürler, sömürgeci mantığın uluslararası hiyerarşileri, ekonomik ilişkileri ve küresel yönetişim dilini hâlâ şekillendirdiğini vurguluyordu. Küresel düzeni sömürgesizleştirmek, yalnızca jeopolitik ittifakları değiştirmekten öte; kurumları, normları ve ekonomik yapıları dönüştürmeyi gerektirir. Bu, küresel finans kurumlarındaki oy sistemlerini reforme etmeyi, ticaretteki tarihsel adaletsizlikleri ele almayı ve Küresel Güney’in seslerinin küresel politika şekillendirmede merkezi rol oynamasını sağlamayı içerir. Çok kutupluluk böyle bir dönüşüm için zemin yaratabilir, ancak bunu garanti etmez.
Kaos mu, adalet mi?
Mevcut küresel an, yeni bir gücün net yükselişiyle değil, kendini artık sürdüremeyen eski düzenin gözle görülür zayıflamasıyla tanımlanıyor. İran çatışması bunu açıkça ortaya koydu: Meşruiyet olmadan hâkimiyet, direniş doğurur; sistemik istikrar olmadan askeri üstünlük, parçalanmayı hızlandırır. Bu nedenle çok kutupluluk, yalnızca ortaya çıkan yeni bir jeopolitik düzenleme değildir; aynı zamanda tek kutupluluğun başarısızlığına verilen bir yanıttır, ancak vaadi şartlıdır. Adalet, eşitlik ve kurumsal reforma paralel bir taahhüt olmadan, gücün yeniden dağıtılması yalnızca daha parçalı ve istikrarsız bir dünya yaratabilir.
Tarih güvence vermez. Güç geçişleri, sıklıkla devirmeyi iddia ettikleri hiyerarşileri yeniden üretti. Yine de mevcut an, eşi benzeri görülmemiş bir imkân da taşıyor. Batı hegemonyasının aşınması, küresel yönetişime dair alternatif vizyonlar için alan açtı; tahakküm üzerine değil, onur, egemenlik ve kolektif sorumluluk üzerine kurulu vizyonlar. Bu anın, dönüşüme mi yoksa yalnızca türbülansa mı yol açacağı, nasıl ve kim tarafından şekillendirileceğine bağlı olacaktır. Bu anlamda çok kutupluluk, yalnızca bir jeopolitik gerçeklik değildir; süregelen insan adalet arayışına dayanan bir zorunluluktur.
* Araştırmacı-yazar Dr. Ranjan Solomon'un MEM'deki makalesi çevrilerek düzenlendi.







