Bu günlerde Kudüs bir kez daha toplumların inanç alanlarını kendi iktidarlarının sermayesi haline getirmeye çalışan “Din bezirganlarının” sıkıştıklarında kendilerini arkasına atarak hiç değilse bir süre daha bütün pisliklerini görünmez kıldıkları bir korunma duvarı haline getirilmek isteniyor. Bu konuda ABD Başkanı Trump’ı anlamak bir nebze mümkün. Çünkü o, zaten küresel sermayenin Batı yakasının temsilcisi olarak ABD seçimlerini kazanmış ve hedefi finans kapital çağında sermayenin globalleşmesi önündeki engelleri kaldırmaktan başka hedefi olmayan çağdaş bir “Tapınak Şövalyesi” olarak rolünü oynamaya çalışan biri. Özcesi bütün maddi varlığına rağmen içinde bulunduğu kapitalist çarkın kölesi. Sahip olduğu uluslararası sermayenin çarkları arasında öğütülüp duran yaşamını ABD Başkanlığı gibi “Dünyanın En Güçlü Adamı” halüsinasyonuyla boynuna asılmış bir çöp torbasını sürüklercesine sürüklemeye çalışan, özgürlüğün ve yaşamın anlamından habersiz, hakikatten nasipsiz bir kişilik.
İlk bakışta anlam vermekte zorlanılan şey ise kendilerine “İslamcı” diyen ve bu sıfatı yıllarca iftiharla taşıdıklarını iddia edenlerin durumudur. Bunların başında da hiç şüphesiz TC’nin faşist diktatörü Erdoğan gelmekte. Kudüs’ün ABD Başkanı tarafından İsrail’in başkenti olarak tanınması aslında Reza Zarrab meselesi yüzünden çok fena bir şekilde köşeye sıkışmış Erdoğan ve ailesine gündem değişikliğine bağlı olarak bir solukluk zaman kazandırmış olsa da, bir defa cin şişeden çıkmış. 17 -25 Aralık’ta ortaya saçılan pislikleri yargı, basın, kolluk kuvvetleri marifetiyle ülke içinde kapattığını sanan Erdoğan ailesi ve yakın çevresinin içine düştükleri panik havası vücut dillerine mimiklerine kadar yansımış halde iken Kudüs gündemi ancak bunlara ancak birkaç günlük bir rahatlama sağlayacaktır. “Bilal’im, Oğlum o paraları sıfırlayın sen ve Sümeyye paraları Mustafa amcanıza teslim edin, bunlar şey yapmışlar… Operasyon düzenlemişler çabuk o paraları sıfırlayın” talimatına karşılık mahdum Bilal’in “Babacığım ne yapmam gerektiğini tam anlamadım bir daha tekrar eder misin?” mealindeki telefon sohbetleri öyle çuvala falan sığacak şeyler değil. Bakın şu işe ki, bu halkın malının hırsızları birden Kudüs’ün bir numaralı savunucusu kesiliyor, ortaya çıkan krizde rol kapmak adına sözde İslam ülkelerini bir araya getirerek mazlum Filistin halkının yanında yerlerini aldıklarını dünya kamuoyuna göstermek istiyorlar.
İnsan neresinden tutsa elinde kalıyor
Ortada öylesine paramparça bir rezalet var ki insan neresinden tutsa elinde kalıyor. Meseleyi en iyi özetleyen bu Bektaşi fırkası olsa gerek. Bektaşi’nin biri ölmek üzere olan bir arkadaşının başucunda dünyanın Kemal AMEDİhvali ile ilgili mesajını kulağına fısıldamış. “Oraya gittiğinde Bektaşi o tarafta müftü oldu de, o anlar.” Şimdi bize düşen de Erdoğan ve hırsızlar çetesinin halkların kutsallarının savunucuları oldukları mesajını öte tarafa götürecek birini bulursak Bektaşi’nin yaptığını yapmak olacak. Ortadoğu’nun her karışında olduğu gibi Kudüs meselesinde de sorun aslında halkların birbirleriyle olan sorunu değildir. Yine sorun inançların birbirleriyle savaşı da değildir. Asıl sorun inanç ve kutsallıkları asıl mecraları olan toplumsal dokunun elinden alıp iktidar ev devletin yönetim sermayesi haline getirme sorunudur. Hz Muhammed’in kendi zamanında benzer bir sorunu “Medine Sözleşmesi” ile nasıl çözdüğünü bilmeyenimiz var mı acaba? Fakat eğer asıl mesele halkların bütün farklılıkları, renkleri, dokuları ve sesleriyle bir arada huzurlu yaşaması değil de, inancı adeta bir silah olarak kullanarak halkların köleleştirilmesi ise tıpkı bu günkü gibi sorunlar çözülmez kaos ortamına sürüklenir.
Bu kaos ortamlarından özgürlüğü çıkarmak, halkların özgür iradeleriyle tarihe müdahaleleriyle mümkün olacaktır. Bugün yapılmaya çalışılan gibi devletlerin ve iktidar sahiplerinin soruna çözüm için masa başına çağırılmasıyla değil. Özcesi bu kaos ortamından Filistin ve İsrail halkları için özgürlüğü inşa edecek olan bu halkların özgür iradesi olmalıdır. Öyle yalancı pehlivanlar gibi Katar sultanına telefon ederek, Ürdün padişahını Beştepe’deki saraya davet ederek, Suudi Kraliyet sülalesiyle inter aktif bağlantılarla Kudüs soruna çözüm bulmak mümkün değildir. Bu tür davranışlar en amiyane tabirle durumdan vazife çıkarıp kaos ortamından özgürlüğe ulaşmak değil, bu karışıklığı kendileri için bir nimet olarak görüp bu pastadan pay kapmaya çalışan çapulcuların tavrıdır. Son dönemde dünyanın egemen güçleri karşısında prestijini yitirmiş Erdoğan’ın “Bakın ama Kudüs sorununda bende varım. Yani beni de görmeniz gerek” anlamına gelen çırpınışlarından başka bir şeyle izah edilemez.
Sorun halkların sorunu değil
Varlığını öz gücüne dayandırmayan her anlayış efendilerinin kapısında yaltaklanmaya mahkûmdur. Bazen o kapıda el ovuşturularak bin takla atılır. Tıpkı Erdoğan’ın 2003 deki ABD ziyaretinde yaptığı gibi. Bazen de gözden düşmüş saray “iç oğlanlarının” takındığı tavır takınılarak “ama bakın benim hala harem dairenize bir etkim var, ne olur bunu görün” rollerine girilir, bugün Ortadoğu’da misyonu tükenmek üzere olan Erdoğan rejiminin efendileri karşısındaki durumu gibi. Oysa yaşanmakta olan sorun hiçbir şekilde halkların sorunu değildir. Binlerce yıldır aynı coğrafyada içice yaşamakta olan halkların birbirleriyle sorunu olması düşünülemez. İnanç alanı egemenlerin iktidarla kurdukları ilişkide bir köprü haline getirdikleri alan olunca, toplumun bütün kutsallıkları iktidarlar tarafından kullanılmaya müsait hale gelerek ortamı kan gölüne çevirecek bir özellik kazanabilmektedir. Şüphesiz bu olumsuz durumun tarihi kökenleri de vardır. Her hegemonik anlayış toplumun inanç alanını kendi iktidarının sermayesi haline getiren anlayışı benimsemektedir. Çünkü üzerinde en çok rant sağlanabilecek olan alan bu alandır. Ancak iktidarların ömrü içinde topluma ait kutsallıkların nasıl tabiri caizse “orta malı“ haline getirildiklerine örnek olması açısından yakın tarihte Erdoğan ve onun iktidarının eline su dökebilecek başka bir anlayış yoktur. Bu tıpkı ikinci İslam Halifesi Ömer’in cahiliyet devrindeki kendi anlayışları için verdiği örneğe benzemektedir. İkinci Halife Ömer diyor ki, ”Bizler cahiliyet zamanında uzun yolculuklara giderken kafilemizi kötülüklerden korusunlar diye helvadan putlar yapar yanımıza alırdık, sonra yolda acıkınca oturup anları yerdik.” Günümüzün iktidarcı anlayışlarının pratiklerini bundan daha iyi özetleyen bir örnek olduğunu sanmıyorum. Oturup bir halkın parasını ayakkabı kutularına doldurarak oğluna, kızına kardeşine, eniştene bu paraları nasıl hırsızlayacaklarına dair talimatlar yağdıracaksın. Bütün aileni bu halk soygununa alet edeceksin, sonra da senin patronlarının daha büyük hırsızlıkları rahat icra edebilmeleri için ortaya koydukları senaryo karşısında adeta “çakma bir Selahattin Eyyubi” kesilerek güya tüm dünya ya talimatlar yağdırırmış gibi görüneceksin ve herkesin de buna inanacağını zannedeceksin. Aslında kimsenin buna inanmadığını TC’nin faşist Ddiktatörü Erdoğan da bilmekte.
Sonuç olarak, Türkiye İslamcıları’nın Erdoğan rejimiyle birlikte içine düştükleri durumu defalarca gündeme getirmemize rağmen bu son Kudüs meselesi bugüne kadar bütün söylenilenleri özetleyerek doğrulayacak bir turnusol kağıdı işlevi görüyor olması açısından önemlidir. Dünün bütün mazlumları bugünün iktidar hırsızlığına bulaşmış zalimleri olarak hiçbir halkın haklı davasında taraf ve çözüm gücü olamazlar. Ancak “kuzu postuna bürünmek isteyen kurtları“ olarak meydanlarda arz-ı endam ederler o kadar. Kudüs sorunu bugünün sorunu değildir. Hem 1948’de kurulan İsrail devletini ilk tanıyan ülke olacaksın, kendi ulusal kurtuluş mücadeleni bölgede ön İsrail devleti olarak planlayıp yürüteceksin, İttihat ve Terakki’nin bütün argümanlarını bugün iktidarının selameti için yeniden güncelleyerek kullanacaksın. Başta Kürt halkı olmak üzere bölgede kendi öz yönetimlerini oluşturmak için can siperane direnerek IŞİD çetelerini yenilgiye uğratan halkların bütün öz güçlerini “Terörist” ilan edeceksin, sonra da kalkıp kendini Filistin halkının ve bölgenin Müslümanları’nın hamisi ilan edeceksin buna da herkesin inanmasını bekleyeceksin.
Herkes bunun iç politikaya yönelik bir rahatlama hamlesi olduğunun farkındadır. Asıl izah edilmesi gereken bir gecede iktidarın meydanlara yığdığı mobilize kalabalıkların bütün bunların farkında olup olmadığıdır…
Hiç şüphesiz bütün mazlum halklara olduğu gibi mazlum Filistin halkına karşı işlenmiş olan zulümlerin karşısında halkların özgür iradeleriyle kuracakları özyönetimlerinin yanında olunması gerektiğini vurgularken bu güncel meselede asıl “Cambaza bak” oyununu kimlerin oynamaya çalıştığın farkında olduğumuzu TC’nin faşist diktatörü Erdoğan’a hatırlatmak isteriz.