Kürdistani olarak bilinen kesimler hendek sürecini/politikasını çok sert bir şekilde eleştirdi. Ancak bu tutumun dillendirdikleri Bağımsız Birleşik Kürdistan söylemiyle çeliştiğini düşünüyorum. Bana göre bu tutum, kendi içinde çelişki barındırıyor. (Hendek politikasının doğruluğu/yanlışlığı tartışmalarından bağımsız olarak.) 

Hem Bağımsız Birleşik Kürdistan’ı savunup hem de Kürdistan’da Kürdü sorun olarak görmek, bu kabul ile çelişki arz ediyor. Çünkü bu kesimin dile getirdiği en büyük söylem, Kürdistan’ın bir sömürge olduğu ve Türk devletinin de işgalci olduğu söylemidir. Hatta İsmail Beşikçi’nin söylemi tekrarlanarak Kürdistan’ın sömürge statüsüne bile ulaşamayıp bir alt sömürge olduğu dillendiriliyor. Bağımsız Kürdistan’ı savunanların normalde Kürdistan’da meşru silah taşıma hakkını, işgalci diye nitelendirdikleri Türk devletine değil bir Kürt hareketi olarak tanımladıkları Kürt Siyasi Hareketi’ne tanımaları gerekirdi. Bu bağlamda Kürdistan’da “işgalcilerini” değil Kürtleri sorun olarak görmeleri, bizce kendileri açısından açık bir tutarsızlıktır.

İkinci olarak şu söylenebilir: Bu kesimin hendek politikasına karşı geliştirdiği en büyük itiraz, silahlı çatışmanın şehir merkezine taşınması ve bu nedenle şehirlerin yıkılması ile birlikte halkın göç etmek zorunda kalmasıdır. Ancak bu kesim, Şeyh Said İsyanı’nı hararetle savunmaya devam etmektedir. Oysa Şeyh Said İsyanı’nda da şehirler yıkılmış ve halk göç etmek zorunda kalmıştır. Buna karşılık kimsenin bugüne kadar Şeyh Said’in isyan başlatmasına bir itiraz geliştirdiğini göremezsiniz. Bu iki durum, Kürt Siyasi Hareketi dışındaki Kürdistani parti, kesim ve kişilerin çelişkili arz eden tutumları olarak görünmektedir. 


Sürecin hukuki karakteri

Türkiye’nin Kürt illerinde başlatılan hendek/barikat politikası, çok keskin bir politika değişikliğini işaret ediyor. Bu yeni bir durumdur. Amaç ise federatif ya da bağımsız bir yapı kurmak olmayıp öz yönetim/ özerklik olarak isimlendirilmektedir. Bu durumda sorun, Türkiye’nin bir iç sorunu olmaktadır. Dolayısıyla hem süreç boyunca yaşanacak sorunlara hem de nihai amaç olarak ortaya konulan öz yönetim talebine Türkiye’nin mevcut hukuk sistemi içinde çözüm aranacaktır. 

Bir taraftan egemen bir devletin otoritesini sürdürme gayreti söz konusuyken öte taraftan bir grup yurttaşın silahlı muhalefet yürüterek devlet bütünlüğü içinde ayrı ve yerel bir otorite kurma çabası bulunmaktadır. Dolayısıyla bu durumda mevcut kanunlara göre “suç” teşkil eden bir durumdan söz edilebilir. Böylece bu durum, bir iç muhalefet karakteri kazanmaktadır. Çünkü nihai anlamda bir toplumsal sözleşme ile çatışmalı durumun sonlandırılması amaçlanmaktadır. Bu durumda devletin bu iç muhalefet ile mücadelesini hukuka uygun sürdürmesi gerekmektedir. 

Devlet, kendisini bir hukukla tanımlamış ve sınırlamış bir yapıdır. Bunun için de her türlü muhalefet ile mücadele ederken bunu sadece kanunlara değil hukuka da uygun bir şekilde yürütmesi gerekecektir. Ortada yakın zamanda örneği görülmemiş yeni bir durum bulunduğu açıktır. Ancak her şeye rağmen ve önemi ne olursa olsun bu yeni durum, devletin hukuk içinde bir mücadele yürütmesi gerektiği mecburiyetini ortadan kaldırmamaktadır. 

Dönem eski dönem değildir. Özellikle sosyal medya ve bazı basın yayın organları, olan biten hakkında anında haber yapmaktadır. Bazı milletvekilleri ise yaşanan durumu ve özellikle hak ihlallerini an be an kamuoyu ile paylaşmaktadır. Dolayısıyla hak ihlalleri ile ilgili olarak ciddi bir enformasyon bulunduğundan söz edilebilir. 

Bu durum karşısında devletin, insan hakları örgütlerinin ve İslami kesimin tutumunu değerlendirmek, zorunluluk arz etmektedir. Bodrumlarda bulunan yaralıların durumunu ise ayrı bir başlık altında ele altında almak gerekir.


Devletin durumu

Devlet dediğimiz şey soyut bir yapıdır. Bu yüzden daha çok iktidar partisi eliyle somutlaşmaktadır. Hali hazırda tek başına iktidarda olan parti, bu yüzden muhatap teşkil etmektedir. Bu nedenle bu bölümdeki değerlendirmemiz/eleştirilerimiz tek başına iktidarda olan AKP üzerinden yürütülecektir. 

1. AKP iktidarı bu süreçte, yanlışlıkla bile olsa tek bir sivili öldürdüğünü hatta yaraladığını kabul etmemiştir. Oysa ciddiye alınması gereken kişi ve kesimlerden gelen haberler bunun aksi yönde bilgiler içermektedir. AKP bu noktada yaşanan bazı sivil ölümlerinden ise silahlı muhalefeti sorumlu tutmuştur. Oysa hukuki tutum/tavır bu iddiaların hızlı ve etkin bir şekilde soruşturulması yönünde olmalıydı. 

2. Cizre örneğinde görüldüğü üzere tank atışlarıyla bazı evler açıkça hedef alınmaktadır. Çatışmalarda özellikle tankların kullanılıyor olması çatışmanın niteliğini iç savaş niteliğine yakınlaştırmaktadır. Nitelik bu bile olsa devletin hukuki davranma yükümlülüğü sürecektir/sürmelidir.

3. AKP iktidarı bu süreçte gayrihukuki yöntemlerle mutlak itaati dayatmaktadır. Aslında mutlak itaat adı altında ırkçı söylemler dile getirilmektedir. “Düzeni sağlamak” faaliyeti ile aşağılayıcı bir şekilde ve hukuk dışına çıkarak nefret söylemi yaymak farklı şeylerdir.

4. Bazı vatandaşların cenazesinin günlerce sokak ortasında kaldığı artık herkesçe bilinmektedir. Bu durum tamamen iktidarın sorumluluğundadır. Bir hukuk devletinin, vatandaşlarının cenazesini sokak ortasında bırakması kabul edilemez bir durumdur. Hele yaralıları tedavi hakkından mahrum bırakması ise açık bir hukuksuzluktur


İnsan hakları örgütlerinin durumu

Herkes de bilmektedir ki, bu süreç boyunca çok ciddi hak ihlalleri yaşanmaktadır. Ancak mevcut insan hakları örgütlerinin tespit, duyurma, suç duyurusu yapma ve raporlama çalışmaları yetersiz kalmaktadır. Bu durum “iç insan hakları örgütleri” açısından böyle iken ülke dışında faaliyet gösteren insan hakları örgütleri açısından ise daha vahimdir.

Hukuk mekanizması hemen hemen hiç işletil(e)memektedir. Aslında bu durum biraz da yaşanan yeni ve çok ciddi durumun şaşkınlığından ve özelliğinden kaynaklanmaktadır. Oysa durum ne kadar vahim olursa olsun kesinlikle göz ardı edilmemesi ve üstün tutulması gereken yegane husus, hukukun üstünlüğüdür. Şehirlerde yaşanan silahlı muhalefetin resmi ya da gayri resmi bir muhataplığı bulunmamaktadır. Ancak başta da belirttiğimiz gibi devlet kendisini bir hukukla tanımlamış ve sınırlamış bir yapıdır. Bu yüzden yaşanan her türlü hak ihlalinde ilk ve tek muhatap hiç şüphesiz devlettir. Unutulmamalıdır ki, üzerine ciddi şekilde gidilmeyen her türlü hak ihlali başka ihlallerin hazırlayıcısı ve habercisi olacaktır. Bu durumda insan hakları örgütlerinin daha aktif bir çalışma içine girmesi hukukun üstünlüğünü ayakta tutmak için faydalı olacaktır. 

90’lı yıllarda, yaşanan hak ihlallerini tespit etme, raporlama ve suç duyurusunda bulunma konusunda çok daha etkin bir şekilde çalışan insan hakları örgütleri, bu süreçte oldukça yetersiz kalmaktadır. İsimlendirmek gerekirse, İnsan Hakları Derneği ve Mazlum-Der’in bu süreçteki tutumu yetersizdir. Özellikle çatışmalarda yaralanan silahlı ya da silahsız vatandaşların “tedavi hakkı”na ulaşamaması, ciddi birer hak ihlalidir. Bu yaralıların bir kısmının sırf tedavi hakkına ulaşamaması yüzünden yaşamını yitirdiği de düşünülürse sonuçta “yaşam hakkı ihlaline” varan ihlaller yaşanmış olmaktadır. Buna karşılık insan hakları örgütlerinin bu durum karşısında yapabilecekleri daha fazla çalışma olduğu hususu açıktır.


İslami kesimin durumu

Hak, hukuk ve adalet konusunda kendilerinden ciddi beklenti içinde bulunulan İslami kesim, bu süreç boyunca büyük oranda sessiz kalmayı yeğlemektedir. Örneğin Filistin ya da Suriye’nin bazı kentlerinde yaşanan ihlaller karşısında ciddi tepkiler ortaya koyan İslami kesimin bu topraklardaki ihlaller karşısında tepkisiz kalması, çifte standartlı bir tutumdur. Türk İslamcılığı açısından durum bu iken Türk İslamcılığının yoğun etkisi altında bulunan Kürt İslamcılığı açısından da durum bundan farksız değildir. 

Bu durumun büyük oranda farkına varmış olan Kürt Siyasi Hareketi’ne yakın kesim, Demokratik İslam Kongresi üzerinden faaliyet yürütmeye çalışmaktadır. Özellikle Cizre’de bulunan yaralı yurttaşların tedavi hakkına ulaşması amacıyla yürütülen direniş oruçları bulunmaktadır. Mevcut manzara, Demokratik İslam Kongresi’nin önemini açıkça ortaya koymaktadır. 


Bodrumlardaki yaralıların durumu

Cizre’de iki ayrı bodrumda bulunan ve sayıları birinde 37 diğerinde 28 olarak bildirilen yaralıların durumunu ayrıca ele almak gerekmektedir. Öncelikle şunu belirtmek gerekir ki devletin bu yaralıları tedavi etme mecburiyeti bulunmaktaydı. Çünkü bunlar “insan”dır. Hukuki açıdan realite bu iken devletin bu bodrumlara operasyon yaptığı haberi geldi. Herkes bu insanların ambulanslarla hastaneye götürülmesini beklerken silahsız ve yaralı halde bulunanların öldürülmesi, hükümetin şehir çatışmalarında hukuka ne kadar bağlı kalacağının da işareti olarak görülmelidir.


Kısa bir değerlendirme

Kürdistan sorununu çok çeşitli açılardan tanımlamak mümkündür. Ancak nihai anlamda Kürdistan sorunu, bir statüko sorunudur. Cumhuriyetin kuruluşundan itibaren oluşan statükonun adını Kürdistan sorunu olarak nitelendirmek yanlış olmayacaktır. Bu bağlamda statükoyu değiştirmeye yönelik hamleler geliştirilmesi, ilkesel olarak faydalı kabul edilir. Ancak fiziki anlamda gerçekleştirilen bu statüko değişikliğinin (göç ve şehirlerin yıkılması) sonuçlarını şimdiden kestirmek mümkün değildir. Her şeye rağmen bu durum, statükoya sert bir müdahale anlamına gelmektedir. Bunun yanında hükümetin, sorunun çözümünde muhatap değişikliğine gitme çabalarına da sert bir cevap niteliği taşımaktadır. 

Gelinen noktada ortada bir Kürt sorununun bulunmadığını kabul etmek gerekir. Çünkü Kürt sorunu, “Kürt’üm” diyebilme ve Kürtçe konuşabilme sorunuydu. Artık böyle bir sorun yok. Öyleyse sorunun adı, Kürdistan sorunudur. Genel anlamda ise sorunu bir statü sorunu olarak isimlendirmek mümkündür. Statü sorunu ise statüko ile tam bir zıtlık içerisindedir.

Yine gelinen noktada Kürdistan sorunu, bireysel ya da kolektif anlamda bir insan hakları sorunu olmaktan tamamen çıkmış bulunmaktadır. Sorun artık bir insan hakları problemi olmayıp siyasidir. Ancak sorunun kendisinin bir insan hakları sorunu olmaktan çıkıyor olması, devletin tutum ve davranışlarında hukuk dışına çıkması gerekeceği sonucunu çıkarmaz. Birincisi sorunun niteliğinden kaynaklı iken ikincisi devletin kendisini bir hukukla tanımlamış ve sınırlamış olmasıyla alakalıdır. Devletin bu tanımlama ve sınırlamaya (konumuz açısından) uymayacağını artık göstermiş olması, statüye ulaşma konusunda izlenen yöntemle ilgili Kürt Siyasi Hareketi’ni sorumluluk altına sokmaktadır. 

Devlet hukuku rafa kaldırdıkça hükümetler gücünü kaybedecektir. Bu hep böyle olmuştur. Güvenlik eksenli politikalar silahlı bürokrasiyi güçlendirmektedir. Silahlı bürokrasinin güçlenmesi, siyasi iktidarı zayıflatmaktadır. Hükümetin zayıflaması ise keyfiliğin ayyuka çıkması ve yolsuzluğun başını alıp gitmesi demektir. Bu kısır döngü ise hukuksuzluğu ön plana çıkartmaktadır. 90’lı yıllarda böyle olmuş ve mevcut hükümetin sonu gelmişti. Türkiye, çok büyük bir ekonomik kriz yaşamıştı. Silahlı bürokrasinin tekrar güçlenmeye ve hükümeti dinlememeye başladığının işaretleri de görülmektedir. 

Netice itibariyle bu durum, bir taraftan statükoyu zorlayıp, hükümeti zor durumda bırakırken öte taraftan şehirlerin orantısız yıkımını beraberinde getirmektedir. Hepsinden önemli olan soru ise şudur: Bodrumlarda bugün ve önümüzdeki günlerde yaşam mücadelesi veren silahsız insanların durumu ne olacaktır? Önümüzdeki günlerin can alıcı sorunu, hiç şüphesiz bu sorundur.



ABDÜLBASİT BİLDİRİCİ