2013 yılından bu yana gelişmemiş 5 ülke ile birlikte “Kırılgan Beşli” adı altında kırılgan ve dışa bağımlı ekonomik yapısıyla Türkiye’de yaşanan politik gerilim, iç savaş ve FED’in faiz artırımı beklentisinin aynı döneme denk gelmesi iktisatçılar arasında “kriz” beklentisi yaratsa da son 1 yıl içinde bu beklenti gerçekleşmedi. Bu beklentinin gerçekleşmemesinde yabancı sermayenin kesin çıkışlarının yaşanmaması ve politik gerilimin “risk” olarak algılanmaması yatarken, Prof. Dr. Aziz Konukman, “kriz” kavramına sınıfsal bakılmasına işaret etti ve ekledi: “Kötü ekonomi ile kriz ayrı şeyler. Türkiye’de birçok ekonomik sorun var ancak bunların varlığı bir kriz nedeni değil. Emek açısından ise bunlar kriz. İşsize ‘Kriz ne zaman çıkacak’ diye sorsan saçma olur. O zaten işsiz ve krizde!”

Son 3 yılda “Kırılgan Beşli”den bazı ülkeler önemli bir toparlanmaya giderken, Türkiye’de ise “Başkanlık Sistemi” odaklı iç politik gerilim, özellik Suriye’ye dair dış politikadaki çöküntü ve yaşanan iç savaş boyutundaki yoğun çatışmalar sonucu ekonomik yapı daha da kırılgan hale geldi.

Türkiye’de özellikle 7 Haziran seçimleri sonrası başlayan politik gerilim ve savaş konsepti sürecinde, ABD Merkez Bankası’nın (FED) faiz artırımına gitme ihtimali, “kriz” söylemi ve beklentilerini artırdı. Beklentileri destekleyecek şekilde ekonomik veriler de önemli ölçüde kötü geldi. Cari açık, dış borç, dövizdeki yükseliş, işsizlik rakamları ve büyümenin kamu harcaması ve iç talep üzerinden gerçeklemesi ekonomideki kötü gidişatı arttırdı.


Yabancı sermaye yüzde 11 azaldı

Türkiye ekonomisi 2015 yılında yüzde 4 oranında büyüme gösterdi. Ancak açıklanan verilerde büyümenin yatırımlar üzerinden değil de özel tüketim ve kamu harcamaları üzerinden yaşanması, uzun süre sürdürülemeyecek, tüketerek büyüyen bir ekonomik yapı gerçeğini ortaya çıkardı. Siyasi belirsizliğin olduğu birçok ülkede gerçekleştiği gibi Türkiye ekonomisi de yatırımların azaldığı bir dönemde kamu harcamaları ile büyüdü. Oysa eleştirel ekonomistler, dengeli ve kaliteli bir büyüme için özel sektörün yatırımlarının ve net ihracatın artması, cari açığın da düşmesi gerektiği, aksinin sürdürülemez olduğu görüşünde.

Bunların yanı sıra yabancı sermayenin Türkiye’ye yatırımının 2015 yılında yüzde 11 düzeyinde azaldığı da Türkiye Sermaye Birliği Raporu’nda bildirildi.

Türkiye ekonomisi için 30 milyar dolarlık cari açık, hali hazırda büyük bir tehlike olarak varlığını sürdürüyor. Keza borçlanarak ekonomik çarkı döndürme yaklaşımı ileriki süreçte borçlanmaya olumsuz bir yanıtın gelmesi riskini taşıyor.


Dış borç 3 kat arttı

Mayıs’ın ilk haftalarındaki politik gerilim de ekonomide olumsuz etkiler yol açtı. Ahmet Davutoğlu’nun başbakanlık görevini bırakacağı tartışmalarının ortaya çıkmasıyla beraber kurda da artış yaşandı. 2 Mayıs günü 2,83 TL olan dolar, 5 Mayıs günü 2,93 TL’ye çıktı. 2-5 Mayıs arasında TL yüzde 6 değer kaybetti. Türkiye’nin dış borcu 2015 yılı sonu itibariyle 398 milyar dolar olarak gerçekleşti. Bu dış borcun 283 milyar doları özel sektöre aitken, Mayıs’ın ilk haftasında piyasalardaki hareketlilik yatırımlara bir darbe daha vurdu. Kaba bir hesapla normal şartlarda 1 milyon dolar borcu olan bir şirket 2 milyon 810 bin TL borç ödemesi yapması gerekirken, Saray darbesi sonrası aynı şirket 2 milyon 930 bin TL borç ödedi. Ekonomistler, aradaki 120 bin TL’lik farkı ise çoğu şirketin aldığı borç ile yaptığı üretim sonucunda kazanamayacağı görüşünde.

Ayrıca Türkiye’nin dış borcu 2002 yılında 129 miyar dolarken, 2015 sonu itibariyle yüzde 206 oranında artış gösterdi ve 2003 yılından sonra ilk defa Gayri Safi Yurtiçi Hasıla (GSYH)-Dış Borç oranın yüzde 50’yi aşarak, yüzde 55 oldu. Bu oranın yüzde 50’yi geçmesi durumunu, iktisat bilimi “kırmızı alarm” olarak değerlendiriyor.

Dış borcun AKP döneminde 3 kat artması, GSYH içindeki payının yüzde 55’i bulmasının temel nedeni TL’nin bu süre zarfında döviz karşısında kaybettiği değerden kaynaklandı. 2015 yılı itibariyle Türkiye’de kişi başına 5 bin dolar dış borç bulunuyor. Gelir adaletsizliği konusunda OECD raporlarına göre dünyada 3. sırada olan Türkiye’de kişi başına düşen milli gelir ise 9 bin dolar. Türkiye’de en zengin yüzde 10’luk kesim, en fakir yüzde 10’luk kesimden tam 15 kat fazla servete sahip. Bu oran OECD ülkeleri ortalamasında yüzde 9 seviyesinde.


Enflasyon ne anlatıyor?

Türkiye ekonomisinde en büyük sorunlardan biri ise enflasyon oranları. Ana akım iktisatçılar için son açıklanan yüzde 6,57 oranında enflasyon “olumlu” karşılanırken, eleştirel iktisatçılar ise verileri yoksul kitleler üzerinden açıklıyor. Keza TÜİK tarafından açıklanan veriler zengin ile fakirin tükettiği mallar aynı sepet içine alınarak hesaplanıyor. İktisat bilimine göre; “insanın geliri arttıkça gıdanın sepet içindeki oranı azalıyor; kültür, sağlık, eğitim gibi masraflar artıyor.” Bu yöntem üzerinden bakıldığında fakirin harcamalarının yüzde 90’a yakını gıdaya gidiyor. Gıda enflasyonunun 8,83 oranında olduğu gözetilirse, yoksullar için enflasyon iki katına çıkıyor.

Ekonominin içinde bulunduğu en önemli iki veriden biri enflasyon ise diğeri işsizlik olarak kabul ediliyor. Türkiye’de işsizlik rakamları TÜİK tarafından açıklanan verilerde dahi sorunlu olarak kabul edilirken, makro veriler hiçbir zaman gerçeği yansıtmıyor. Nitekim TÜİK, sadece iş arama kayıtlarında olan işsizleri esas alarak hesaplama yapıyor. TÜİK’e göre Türkiye’de işsizlik oranı 10,9 ve 3 milyon 224 bin işsiz bulunuyor. Ancak bu rakama umudunu kesmiş, iş aramaktan vazgeçmiş işsizler ordusunu kattığımızda durum farklılaşıyor. Muhalif sendikalar Türkiye’de iş aramaktan vazgeçmiş yaklaşık 3 milyondan fazla işsizin olduğunu belirtiliyor. Bu bilgi ışığında Türkiye’de işsizlik iki katına çıkıyor. DİSK AR-GE’nin son raporuna göre geniş tanımlı işsiz sayısı 6 milyon 500 bine yaklaştı.


İşgücüne katılım 50,8

Öte yandan işgücüne katılım oranları da verileri yalanlıyor. Türkiye’de işgücüne katılım oranı 50,8 olarak açıklandı. Yüzde 50,8 oranı dahi Avrupa ülkelerinde Türkiye’yi son sıralarda tutmaya yeterken, kadınların iş gücüne katılımının sağlanması sonucunda işsizlik rakamları daha da artacak. Avrupa ülkelerinde yüzde 62 oranında olan kadınların işgücüne katılım oranı, Türkiye’de sadece yüzde 30. Ek olarak, AKP hükümetinin “kadını evde tutmak” isteyen politikalarının bir ucunun da işsizlik rakamlarıyla bağlantılı olduğu belirtiliyor.


Kriz beklentisi ve “gerçek kriz”

Türkiye’de her geçen gün daha da kötüye giden ekonomik verilerin ardından 7 Haziran seçimleri, aynı dönem FED’in faiz artırımı ihtimali ve Temmuz 2015’te başlayan savaşın ardından piyasalarda kriz bekleniyordu. Ekonomist Aziz Konukman, kriz beklentilerinin sermaye açısından tam anlamıyla hissedilmediği, bunda en önemli etkinin ise FED’in faiz artırımında yumuşak adımlar atması ve var olan politik gerilimin piyasaları beklenildiği gibi etkilemediği olduğu kanısında.

Geçtiğimiz bir yılda, 2016’nın çok zor bir yıl olacağı düşüncesinde olduklarını belirten Prof. Dr. Konukman, şöyle değerlendirdi: “İyi ama FED faiz indirimini bir kez değil yıla yayacağını söyledi. Yılda 4 kez faiz indirimi yapacaktı. Sonra bu sayıyı 2’ye indirdi. Daha sonra, Ocak ayında yüzde 0,25 indirdi, Haziran’ı işaret etti. Ciddi bir radikal faiz düşüşü olsaydı Türkiye’den, gelişmiş ülkelere sermaye çıkışı yaşanacaktı. Kısa vadeli sermaye hareketlerinde sert çıkışlara neden olacaktı. FED sadece beklenti yaratarak Kırılgan Beşli’de beklenen ani çıkışlar yaşanmasına engel oldu. Kontrol edilebilir bir düzeye indirdi. İktisadi deyimle, ‘Piyasaların satın almasını’ sağladı.” 

Konukman, kriz beklentilerinin gerçekleşmemesinde petrol fiyatlarındaki düşüş ve dışarıdan kaynaklı risklerin öngörüldüğü gibi ortaya çıkmamasında etkili olduğunu ekledi.


‘Yatırımlar bıçak gibi kesildi’

Konukman, uzun süredir yabancı yatırımcılar için gerekli olan hukuk ortamının oluşmadığı konusunda eleştiriler yapıldığına da dikkat çekti ve ekledi: “Hatta TMK ile muhalif sermaye grupları içeri atılabilecekti. Keza yaşandı bu durum. Bunların hepsi bir risk doğurdu, yatırımlar bir anda bıçak gibi kesildi ancak para akımlarında geri dönüşler olmadı. Doğrudan yabancı sermaye için cazip bir ortam yok ancak krize yol açacak bir gelişmede yok.”

Türkiye’de yaşanan politik risklerin, ekonominin Saray tarafından kontrol edilmesi gibi tabloların ekonomi aktörlerince iyi analiz edildiği için yaşanan gelişmelerin yabancı sermaye için sürpriz olarak görülmediğini belirten Konukman, “Dolayısıyla risk oluşturmadı. Ancak bu durum uzun vadede sürdürülemez. Yabancı sermayenin önemsediği yapılar artık Türkiye’de yok” ifadesinde bulundu. Konukman, “iflas ertelemesi” isteyen firmaların sayısının son yıllarda artamaya devam ettiğini belirterek, “Firmalar ben sürdüremeyeceğim diyor. İflasa gitse ödeyemiyor. İşsizlik, enflasyon, cari açık… Birçok sorun çözülmüyor” dedi. 

“Kriz ancak sermaye çarkı döndüremediğinde gelir” şeklinde devam eden Konukman, “Bunların emareleri var. İflas ertelemeye ne kadar süre dayanılabilir? Eğer onlar ödeyemezse iş bu sermaye açısından krizdir. Mesela ABD ekonomisi iyileşti, FED Haziran’da faiz artırdı. İşte o zaman para çıkışı olur. Şu anda küçük esnaf gruplarında kriz var. Ancak bu gedikler büyürse büyük sermaye grupları da dahil olur. Faiz artırımı ile kur patlarsa dış borcunu özel sektör nasıl ödeyecek? Kriz ile kötü ekonomi aynı şey değildir. Bunları ayrı düşünmek gerekiyor” değerlendirmesinde bulundu.


Kimin için kriz?

AKP döneminde oluşan bu tabloda “Kimin için kriz?” sorunun belirleyici olduğunu belirten Konukman, “kriz” tanımına sınıfsal olarak bakmak gerektiğini belirtti. Emekçiler, yoksul halk kitleleri için bir krizin yaşandığını belirten Konukman, şunları söyledi: “Türkiye’de bir çok ekonomik sorun var ancak bunların varlığı bir kriz nedeni değil. Emek açısından ise bunlar kriz. İşsize sorsan ‘kriz ne zaman çıkacak’ diye, saçma olur. O zaten işsiz, krizde! Yoksul kitlelerden bir kesim bu krizi hissetmiyor çünkü ‘sadece devlet’ politikası var. Ancak büyük bir kesim krizi hissediyor.”


Sermaye savaşa akıyor

Savaş koşullarında ülkelerin ekonomik yapılarını araştıran iktisatçı Mustafa Durmuş ise, içeride ve dışarıda Kürtler odaklı yürütülen savaşta bütçenin yaklaşık yüzde 14’lük bölümü ile mal ve hizmet giderlerinden de 15 milyar TL’nin savaşa aktarıldığı kaydetti. Savaş konseptinden vazgeçilmediği sürece mevcut ekonomik yapının sürdürülemeyeceğinin altını çizen Durmuş, savaşın faturasının da yoksul halka kesileceğini söyledi. 

İlk olarak Türkiye’nin 2015 yılında yüzde 4 büyümesini değerlendiren ve “Bu gerçek bir büyüme değil” diyen soran Durmuş, “2002-2011 arasında ekonomi yüzde 5,5 oranında büyümüş. Ancak 2012 ve sonrası ortalamalarında ekonomi yüzde 3,3 oranında büyümüş. İki döneme ayırsak 2012 ile başlayan süreçte yüzde 40’lık bir düşüş görüyoruz. Bu şekilde bakıldığında büyümenin gerçek değil, durumsal olduğunu görebiliriz. Sanayi sektörünün büyümeye etkisi yok. Asıl katkı tüketim harcamaları, ağırlık kısmı da kamu tüketim harcamaları. Bunun önemli bir kısmı savaş ekonomisi harcamalarından” diye açıkladı.


Mültecilerle “büyüme”

2015 yılında Türkiye’ye 1,2 milyon mültecinin girmesiyle mülteci sayısının yaklaşık 3 milyonu bulmasına işaret eden Durmuş, “Bu insanların yanında getirdiği nakit para ve değerli eşyaların harcanması ve düşük ücretlerle çalışarak elde ettikleri gelirleri harcamaları, ekonomik büyümeye katkı sağladı. Birçok araştırmaya göre yüzde 4’lük büyümenin yaklaşık yüzde 0,5’inin mültecilerden kaynaklandığı belirtiliyor. Yani mülteciler sadece ucuz iş gücü olarak değil aynı zamanda büyümenin de kayığı olarak sistem tarafından kullanılmış” değerlendirmesinde bulundu.


Gezi kırılması: 1 günde 1,5 milyar kaçtı!

Gezi Direnişi sonrası Türkiye’de yeni bir rejim tesisine başlandığını belirten Durmuş, şöyle devam etti: “Gezi’nin hemen ardından yolsuzluk dosyaları ortaya çıktı. O dönemde bir anda 1,5 milyar dolar sermaye çıkışı yaşandı. Daha sonra seçimler yapıldı ve çözüm süreci bitti, savaş konsepti devreye sokuldu. Dokunulmazlıkların kaldırılmasıyla birlikte ülkenin nereye gideceği konusunda bir kaos, piyasalar üzerinde olumsuz etki yaratacaktır. Bu etkinin en belirginini yabancı kaynaklarda görebiliriz.” 


Haftada 500 milyon

Durmuş, şu verileri paylaştı: “Davutoğlu’nun azledildiği günü takip eden haftada yaklaşık 500 milyon dolarlık bir sermaye çıkışı yaşandı. Uluslararası raporlar, savaş ve politik riskler sonucu son dönemde Türkiye’den 7,5 milyar dolar yabancı sermaye çıkışı yaşandığını belirtiyor. Bu rakamlar Türkiye ekonomisi için çok büyük. Türkiye’nin bu kaynaklar üzerinden büyümesi sağlıyor. Özellikle dünyada bu kadar likitide bolluğu varken, bu çıkışları sadece politik risk ve savaş durumuyla açıklayabiliriz.”

Durmuş, savaş ve politik risklerin yabancı sermayenin miktarının dışında niteliğini, işlevini de değiştirdiğine dikkat çekti. AKP’nin ilk iktidarı döneminde 2007’ye kadarki süreçte yabancı kaynakların yatırımlarının yüzde 52’sinin doğrudan yatırım niteliğinde olduğunu belirten Durmuş, “Bu yatırımlar kısmen istihdam da yaratıyordu. Ancak şu anki risklerle beraber doğrudan yatırımın yabancı kaynaktaki payı yüzde 20’ye geriledi” dedi ve doğrudan yatırımın yerini borsa, mevduat, hazina bonusu gibi kur-faiz makasından yararlanan, riskler arttığında hızlıca parayı çekmeye olanak veren yatırımların aldığını, bu yatırımların son dönemde 3 kat arttığını belirtti.

Savaşların insani yıkımını hesaba katmayan ana akım iktisatçıların “Savaşlar ekonomiyi güçlendirir, büyümesini sağlar” şeklindeki savını da hatırlatan Durmuş, “Bunu ABD ekonomisinin İkinci Dünya Savaşı’ndaki büyümesine dayanarak söylüyorlar. Evet, tarihin en büyük krizinden o savaşla çıktı ve ilk kez tam istihdamı sağlamıştı. Sonra altın çağa girdi. Ancak işçi sınıfına bir faydası olmamıştı. Ücretleri yüzde 40 oranında düşmüş ve çok kötü koşullarda çalışmaya başlanmıştı. Savaşın finansmanını vergilerle sağlayarak halkı yoksullaştırmıştı” dedi.


Koç’un, Sancak’ın keyfi yerinde!

Türkiye gibi savaş sanayisi daha gelişmemiş ülkelerde ise savaşın daha farklı etkilerinin olacağını söyleyen Durmuş, “Bu etkiyi en çok bütçe üzerinden görüyoruz. Türkiye’nin 570 milyar TL’lik bütçesinde iç ve dış savaşa ayırdığı oran yüzde 14 civarında. Mesela ‘mal ve hizmet alımları’ diye bir rakam var. Devletin her yıl piyasadan satın aldığı harcamalar. 2015 bütçesinde 44 milyar TL civarında. Bu kalemin yaklaşık 15 milyar TL’si devletin savaş malzemelerine ayrılmış. Yani biber gazından silahına, kullandığı mermilere kadar ayrılmış bu kaynak” bilgilerini verdi.

Bu durumdan daha önemlisinin ise sermaye kalemlerinde yaşandığını belirten Durmuş, ekledi: “Bu kaynak da savaşın kimlere faydası olduğunu gösteriyor. Bu kalemin gideri 65-66 milyar TL gibi bir rakam. Bu gider içinde bir kerede kullanılıp tüketilen savaş malzemeleri yer almıyor; savaş malzemelerinin alımı, satımı, üretimi için de bütçe ayrılıyor. Koç ailesinin 250 savaş tankı görüşmesi var. Aynı şekilde Kobra’lar gibi zırhlı araçları özel sektör yapıyor. Katmerciler, Ethem Sancak… Küçük de olsa bir savaş sanayii var Türkiye’de. Savaşta binlerce insan ölüyor ama bu sermaye grupları bu savaşın kârını alıyor. Bu şirketlerin son kârlarına baktığımızda savaşla birlikte müthiş derecede yükseldiğini görüyoruz.” 


En çok turizm vuruldu

Durmuş, devreye sokulan savaş konseptinin en çok da turizm sektörünü vurduğunu söyledi ve şöyle özetledi: “Geçen yılın turizm geliri 93 milyar TL’ydi. Bu senenin ilk üç yarısında geçen seneye göre üçte bir oranında kayıp yaşandı. Rusya ile olan gerilim ve Kürt illerindeki savaş bunun iki nedeni. Bu sene 3 milyar TL’yi bulan bir kayıp yaşandı sektörde. Türkiye cari açığının bir kısmını da turizm sektöründen kapatıyor. İleri süreçte cari açığın olumsuz etkileneceği de açık.” Ayrıca Durmuş, turizm sektöründeki kayıpların en çok sektörde istihdam edilen işçileri ve sektöre bağımlı tarım ve hayvan üreticilerini etkiyeceğini söyledi.


Eşitsiz gelişim

Bölgelere göre büyüme istatistiklerinin Türkiye’de açıklanmadığını ancak farklı verilere bakarak Kürt illerinin büyüme boyutunu görebileceğimizi belirten Durmuş, “Örneğin bölgedeki işsizlik oranı Türkiye genelinin 2 katından yüksek. Türkiye genelinde her hane 15 bin TL tüketim yapmış. Bu veri bölgede 7 bin TL civarına düşüyor. En yoksul ailede bu rakam daha da vahim hale geliyor. Sağlık ve eğitim harcamaları da düşüyor. Eğitim harcamaları bölgede sadece yüzde 1,4 oranında. Bu göstergelerden büyüme oranlarının genele göre fazlasıyla düşük olduğunu görebiliriz. Bu savaşın etkisidir. Aynı zamanda batı ile sınıfsal bir ayrışmayı da gösteriyor” diye aktardı. 

Durmuş, küresel ekonomideki durgunluk ve Türkiye’nin dışa bağımlı ekonomik yapısı göz önüne alındığında, yürüttüğü savaş konseptinden vazgeçmediği, politik riskleri en aza indirgemediği sürece ekonomik yapının sürdürülemeyeceğini ifade etti. Durmuş, dünya tarihinde hep süregeldiği gibi Türkiye’nin içeride ve dışarıda Kürtlere odaklı yürüttüğü savaşın faturasının görünen tabloda yine yoksul halklara kesileceğini söyledi ve bunun için “özel istihdam büroları” gibi yeni modellerin hayata geçirildiğini ekledi.


DENİZ NAZLIM/DİHA/ANKARA