Küreselleşen Kapitalist Sermaye'nin dünya halklarını inandırmaya çalıştığı "halkların, kendi kaderlerini tayin etme yeteneğinin günümüz dünyasında yok olduğuna" ilişkin tezlerinin aksine, çağımız teknolojisinin sunabildiği yeni olanakların da kullanımı ile, halkların kendi kaderlerini tayin edebilme yeteneği ve gücü artmıştır ve giderek daha da artacaktır. Fiziksel güç dayatarak gerçekleştirilen süreli işgal olgusu dışında, gelişkinlik düzeyi ne olursa olsun, halkların, geleceklerinin tayininde kendi iradelerinin payı, bir iç olgu, iç dinamik olarak belirleyicidir.
Elbette bu düşünce, aynı teknolojik ve ekonomik olanaklardan daha genişçe yararlanan emperyalizmin ülkelere baskı gücünün de devasa geliştiği gerçeğini ortadan kaldırmaz. Ama artık Vietnam'dan Afganistan'a, Orta Afrika ülkelerinden Irak'a, Kürdistan'a birçok örnek yaşayarak yeterince tanık olduk ki, bu devasa güç kısa süreli müdahalelerde etkili olabilse de, halkların direnişleri nihai sonucu belirleyen temel dinamiktir.
Türkiye Cumhuriyeti'nin bugüne kadar Kürt sorununu doğru okuyabildiğini söylemek asla mümkün değildir. Kürt sorununun bir iç sorun olduğunu görmek istemeyen devlet, kökü dışarıda arayan geleneksel yaklaşımlarla barış yollarını sürekli olarak tıkayan savaş süreçlerin yaratıcısı olmuştur.
***
Libya'da her şey yeni başlıyor.
Aslında onlar Kaddafi'den önce de diktatörlere tapınıyorlardı ve en azından birkaç kuşaklık gelecekte de diktatörlere tapınmaya devam edecekler. Çünkü bireysel varlıklarının tehlikede olduğunu düşünüyorlardı, hep güce tapındılar. Çünkü bu toplumların ortak özelliği, "sürüden ayrılanı kurt kapar" formatındaki "bireyi yok sayan" sistemdi. Bu sistemin üretebileceği insan tipi (tabi ki genellemeleri reddederek) düşüncelerini güce göre belirleyen 'silik' insan tipidir. Ve kültürel zemini böyle olan toplumlarda grup şiddeti sınır tanımaz. Çünkü grup tekil birey olmaktan çıkar. Ve duygusal akıldan yoksundur.
Kaddafi kesinlikle bir diktatördü ama diktatörlük sistemleri yargılanıp mahkum edilmeden, kendisini üreten sisteme ilişkin ipuçları vermesi bile engellenerek linç edilerek yok edildi. Bir diktatörü lanetlerken onu doğuran, besleyen, büyüten ve her daim koruyan sisteme tapınma hallerini göz ardı etmemek, yeni diktatörlere kapıyı açmak demektir.
Bu saptamanın inceltilmiş örneklerini günü birlik ülkemde yaşıyorum. Elbette "özgün koşullarımızın" renkleriyle boyanmış ve bu konuda ustalaşmış yedi yüzyıllık tecrübeli sanatkarların elinde ince işlenmiş olarak.
Ve onlar iktidarlarını her daim korudular.
***
Van depremi için öncelikle Kürt halkına geçmiş olsun dileklerimi iletiyorum.
O an, ırkçılık depremdeydi.
Medyadaki uşaklık tipinin derinliğine bakın. Başbakanın medya patronlarını ve yayın yönetmenlerini toplayıp ince ayar istemesine gerek yoktu aslında. Bizim medya zaten ince ayarı kendi kendine uyguluyordu.
Duygu Canbaş'ın Van depremi haberi vicdan kararmasının boyutunu sergiliyordu: "Deprem her ne kadar doğusunda Van'dan da gelmiş olsada bu haber hepimizi üzdü" Müge Anlı'nın tarzı ise saldırgandı, akıl tutulmasıydı: "Önce polise askere taş at kurşun sık sonra çık yardım iste. 'Hadi polis, gel yardım et. Olmaz böyle.." Yani "Yok öyle şey! Oh oldu, kal bakalım deprem enkazının altında da aklın başına gelsin!" anonsu idi bu.
Açık savaş yanlısı istihbaratçı bir AKP milletvekili, Ogün Samat'ın hocası Yasin Hayali'ye özenerek, BDP ve Blok milletvekillerini TV'den tehdit edebiliyor artık günümüz ileri demokrasisinde. Blok milletvekillerinin Meclis'te evire çevire dövüleceği müjdesini veriyor ve tetikçileri de yönlendiriyordu.
Bir başka medya tetikçisi Erman Toroğlu, "Kürt 'teröristin' kafasına sıkanın yargılanmasını anlayamadığını söyleyerek, bunun hukukta suç kabul edilmesinin kabul edilmezliğinden" şikayetçi oluyor.
Yasemin Çongar, ellerinden öpüyorum: Bu ülkede de varmış diye yüreğimin kandilliyle yıllardır aradığım 'insan'a dair umutlarımı yeniden yeşerttin. Banu'yu da unutamam, Nuray'ı da elbette.
***
İrfan Cüre, sevgili dost, kendine çok çok iyi bak ve bir daha bizi böyle korkutma.