“Bizim kuşak da Apocu fedai ruha mensup olduğu için: Ya şehit düşecektik ya da esir. Ne yazık ki ikincisi düştü payıma. Bu anlamda bizim kuşağın, bizim grupların ‘kılıç artıkları‘ diye nitelendirebilecek üyelerindenim” diyen şair ve yazar Mizgîn Ronak, 22 yıldır siyasi tutsak.

1991’de gerilla saflarına katılan Ronak, 1992’de esir düşer ve müebbetle yargılanır. 1992’den beri Türkiye’nin ve Kürdistan’ın çeşitli cezaevlerinde kalırken Kürt edebiyatına yeni bir soluk olur.
Halen Gebze Cezaevi’nde yatmaktadır. Ronak’ın geçtiğimiz aylarda Ar yayınlarından çıkan ‘Dilavî’ adlı son şiir kitabının yanı sıra “Sêv jî Me Dikujîn” (Elmalar da bizi Öldürüyor)  adlı bir şiir kitabının yanı sıra anı-roman türünde ‘Em bûn Baran’ (Yağmur olduk) adlı bir eseri daha bulunmaktadır. Ronak’ın yayınlanmış 3 kitabı, yayınlanmaya hazır 3 kitabı bulunurken, söyleyeceği daha çok sözü, daha çok kelamı vardır. Ronak ile Kürt edebiyatına bakışını ve özellikle son şiir kitabı ‘Dilavî’ üzerine mektupla bir söyleşi yaptık.

Şiire, edebiyata ilginiz nasıl başladı? Cezaevi ortamı mı bu ilgiyi doğurdu sizce? Yoksa hep bir ilgi var mıydı?

Kürt edebiyatı doğal toplumun bir değeri olarak hayatımın her alanına sirayet edip her dokusunda yaşayan bir olgu olduğu için kendimi bildim bileli Kürt edebiyatını soluyor, soluyamadığımda nefessiz kalıyorum. Çünkü o zaman Mem û Zîn’i ve Teyran’ın şiirlerini ezbere okuyup çocukluğumun gündüz ve akşamlarımı fantastik ve sonuna kadar hakiki bir maceraya, hayaller diyarına dönüştüren merhum ninem Bexriyê Xan’ın sesini, kelime ve mısralarındaki düşsel tınıları kaybediyor, benim için mutlu akşam ve bahçeler olan Erivan Radyosu’nun doyumsuz kilamlarını duyamıyorum. Dengbêj Huseyno, Şakiro, Meryem Xan, Mihemed Şêxo ve Tehsin Tahir’in sesini de. Özcesi Kürt edebiyatının geneli yazılı bazda canlı ve çiçeklenmiş halde olduğu bir evde geçti çocukluğum. Beni yedi yaşındayken en çok etkileyen şiirler, Cegerxwîn’in (babamın bir çoğunu ezbere okuduğu) eşsiz güzellikte şiirleri, nenemin okuduğu Feqîyê Teyran’nın “Ey Av û Av” (Ey Su ve Su) şiirleriydi. Uzaklara giderdim dinledikçe, sonra gördüğüm her “quling” (turna) , her “Pira” (köprü), her su ve ırmak ile ruhum kıpırdaşır, ışıklaşır ve kanatlanırdı. Onlarla turna, karınca, kelebek, su, ışık, gölge, hüzün, umut ve bir cümle Kürdistan oldum, olurum. Bu nedenle bu aşk zindanda başlamadı. Kendimi bildim bileli kelimeler, kitaplar, kalem, mürekkep ve kağıtla haşır neşirim. İlk şiirimi 16 yaşında evde yazdım. İkincisini de Garzan Dağlarında gerillayken şehit düşen yoldaşların ardından yazdım. Dolayısıyla bu aşkın müebbet esarette devam etmesi kadar olağan bir şey olamaz.
Ayrıca kelam ve yazıyla olan ilişki özel, öznel ve özgün olduğu için zindanın teşvik ediciliğinin belirleyici bir yönü yok. Yeri gelmişken bir yanılgı veya yanılsamaya da vurgu yapayım. Zindan edebiyatının, esaretten kaynaklanan can sıkıntısı ve boş zamandan kaynağını aldığı sanılıyor ama külliyen yanlış. Çünkü istisnalar bu konuda da kaideyi bozmuyor ve edebiyatın iklim ruh ve kodları dışarıdaki dünyada neyse esaretteki dünyada da odur. Yani edebi yürek ve akıl kandilini yakıp düş ve gerçekleri harekete geçiren hep aynı edebi büyü ya da uyanıştır. Teşvik olayı da öznel ve nesnel bir olaydır. Yani öz teşvik kendini oluşturma kelam ve kelimelerle fırtınalı, asude yolculuklara çıkma olayında mekan belirleyici değildir zaman da; ama tamamlayıcıdır. Babam bana “yazmalısın” dediğinde de motive oluyordum. Kürdistan dağlarında gerillayken her bir anı bir mevsim olan o hakiki zamanda şehit Rênaz, Zozan ve Lokman yoldaşlar, üçü de Rojavalı’dır, (şahıslarında tüm şehitlerimize “selam olsun” diyorum) bana “yazmalısın” dediğinde de gizliden kanat çırpan aynı edebi kuştu. Lakin içsel dünyadaki edebi büyülenme ve uyanma olmasa teşvik ancak sınırlı bir gelişme yaratır, sonrasında da söner.

Exmedê Xanî’den, Melayê Cizîrî’den, Cegerxwîn’den, Abdulla Peşew’e, ve Şêrko Bêkes’e uzanan Kürdistan’ın zengin bir şiir geleneği var. Kürt şairlerinden etkilendiğiniz isimler kimler? Ayrıca Ahmed Arif, Cemal Süreya gibi büyüklüğü tartışma götürmez şairlerin yanı sıra günümüz şairleri arasında iyi bir yeri olan Metin Kaygalak ve Kemal Varol gibi Türkçe yazan Kürt şairler var. Eserlerini Kürt dilinde veren Kürt bir şair/yazar olarak bu durumu (Kürt şairlerin Türkçe eserler vermesini) nasıl karşılıyorsunuz?

Bu konuya dair fikrimi Azadîya Welat’taki köşemde beyan etmişliğim olduğu ve konu polemiklere fazlasıyla malzeme edildiği için kısaca şöyle diyebilirim: İnsan hangi dilde yazıyorsa, o dili yaşıyor ve yaşatıyor. Yaşamak ve yaşatmak! Bu iki durum, insanın yazdığı dilden sayılacağı keza o dili yaşayıp yaşattığı için o dilin tamamlayanı, parçası ve bütünleyeni olduğu fazla söze gerek bırakmayacak düzeyde göstermektedir.
 Bu nedenle “Türkçe yazan Kürt yazarlar” tanımını ciddiye almıyorum, çünkü alsam ve alınmasını istesem “Türkçe yazan, yaşayan ve yaşatan” gerçekliğine de parmak basmam gerekecektir. Üstelik asimilasyon, oto asimilasyona da dönüşmüştür ve her ikisi de insanlık suçudur, özellikle de ikincisinin teşkil ettiği “suç” halini sadece mağduriyet ve yasaklanmışlıklara sığınarak açıklayamayız. Zira o devir çoktan geçti. Ayrıca da Murathan Mungan, Oya Baydar, Aslı Erdoğan ve Orhan Pamuklar’ın yaratmış olduğu bir edebiyat dünyasına hangi asimilasyon ve oto asimilasyonist “yaratımla” yelken açılabilir ki. Son söz olarak: Araplar, Selim Bereket için “eğer Arapça bir at ise, yuları Bereket’in elindedir” derler. Bereketin kendi diliyle olan ilişkisini değerlendirmenin yer ve zamanı olmadığından kuzey parçasındaki asimilasyon ve oto asimilasyon gerçeği o kadar korkunç ki, “atın yularından tutan Bereket” bile olunamıyor diyerek geçeyim.

İsimsiz ve sayıyla başlıklandırılan kitap içine yayılmış, farklı farklı zamanlarda yazılan şiirleriniz var (1’den 48’e kadar). Kısa parçalardan oluşan bu şiirlere isim verilmemesinin nedeni nedir?  

Maalesef teknik bir yanlış anlama üzerine kocaman rakamlarla işaretlenmeye “maruz kalarak” beni okura karşı mahçup eden o şiirlerin, evet bir anlam bütünlüğü ve özgün soluğu vardır. O da ‘bênav’ (isimsiz) olmalarıdır. Yazarken onları isimlendiremeyeceğimi hissettim. Çünkü onlar “bênav”dı ve onları isimlendirmek, kafeslemek, tutsak düşürmek olacaktı. Lakin dediğim gibi teknik yanlış anlamayla daha fena bir kafeslenme ve tutsak düşürülmeye maruz kaldılar. Bu nedenle yazılı olmasa bile okunurken “bênav” olduklarının duyumsanmasını isterim. Bazen isme hiç gerek olmaz. Öyle bir ihtiyaç duymazsınız ve isimsizlik en büyük en sahici isim olur ya, o mısralarda esen şiirsel rüzgar da öyle bir rüzgar.

Doğduğunuz şehir Amed ve Dicle nehrini de şiirlerinizde görmek mümkün. 22 senedir görmediğiniz Amed’i imgelemek nasıl bir duygu?

Esaret, dışarıdaki “özgür yılları” böyle ve bu kadar ıskalayınca insan “Dilavî” gibi kitapların atmosferinde sürreel boyutlara da yelken açıyor varoluşsal anlamda. Dolayısıyla hayat, ölüm, hiçlik, hayal, gerçek, çiçeklenme ve solma olayı ve algısı da reel ve sürreel düzlemlerde yazılmaya başlıyor ya da kendini yazdırıyor. Bu anlamda klasik bağlamda bir özlem, nostalji ve bu paralelde bir “tarif” olayı gelişmiyor, gelişemez. Gerek de yoktur kanımca. Ama yaşanır Amed, Kobanê, Mehabad, Şengal ve Efrîn.
Yaşanır, çünkü müebbet bir esarette, uzaklık ve cezalandırılıp mahrum bırakılmaya rağmen hep oralarda olursun. O kadim, direngen, düşsel, gerçek, sürreel, tarihsel ve gelecek yüklü kentlerde olur ruh, onları var eden ebedi dağlarda. Belki de “En büyük hürriyet düşleri zindanda görülür” diyen Fransız filozof bu realiteyi de kastetmiştir. En büyük özgürlük düşlerinin görüldüğü görülebildiği ‘bir yer’in hakikatle olan yaşamsal bağı ya da hakikati yaşama durumu da farklı olur ki özgürlük hareketinin yarım asra yaklaşan esareti, tutsaklığı, Mazlum Doğan Akademisi’nin ideolojik, bilinç, ruh ve duygu koduyla aşması da bununla bağlantılıdır.
Neticede özgürlük de zamansız ve mekansız; zamana ve mekana rağmen, zaman ve mekan kıskacından hakeza beden mekanından da kurtulmayla gerçekleşen bir oluştur. Yoksa ayda, fezada bile prangalı olabilir insan. Hayalimdeki Amed’e gelince... Aslında öyle bir Amed yok. Çünkü Amed sembolleşmiş olsa da onu Kobanê’siz, hatırasında darağaçları yerine akasyaların çiçek açtığı bir Mehabad ya da dolar gözlü, petrol yürekli Amerikanistan olmayan bir özgür Hewlêr’siz düşünemiyorum. Ayrıca da çocukluğumun kent ve kentçikleri köyleri de oldukça farklıydı. Tatvan, Bitlis, Muş, Mardin, Siirt, Kozluk vb. gibi. Bu anlamıyla da tek bir kenti düşünemiyorum ama yine de soruna tam uyan bir cevap olsun diye şöyle diyeyim: Hayalimdeki Amed, Rojavalaşmış bir Amed´tir, tepeden tırnağa hem de! 


Toplumcu eserler veren şairler kadar, klasik ve modern şiirde bireyin çıkmazlarını, yalnızlığını, kırgınlığını mesele edinmiş şairler de mevcut. Sizin şiirinizde kendinizden yola çıkarak yitik bir ülkenin tutsaklığına ve umuda şahitlik ediyor okur. Siz kendi şiirinizi nasıl konumlandırıyorsunuz?
Her ikisi de diyeceğim ama sadece bu da değil. Fegîyê Teyran’ın devasa bir teyr (kartal) olarak kanat çırpıp aydınlattığı bir evde büyüyen birinin kuşlarla hemhal, hemdert ve hem aşk olmaması düşünülemez. Nasıl ki çocukluğumda Feqî, tüm dünyayı saran beyaz kanatlara sahip bir ozandıysa, şimdi de sudan ve kuşlardan oluşan düşsel, reel, şiirsel ve ruhsal “varoluşuyla” kuşlar alemine katıyor bizi. Kederli, neşeli, asi, huzursuz ve huzurlu kuşların, kış kuşlarının, yaz, güz ve bahar kuşlarının alemine... Ayrıca da nenemin sıkça tekrarladığı şu Kürt aforizmasında dile gelen “insan teyrê bêqer e” (insan kanadı olmayan bir kartaldır) gerçekte de haklıdır, şiirlerimde hep kuşların uçuşması. Kanatsızız ama kuşuz! Kuşuz ama kanatsızız! Hem kanatsız, hem kuş. Hem kuş hem kanatsız. Ayrıca tüm teknolojik gelişme ve ‘uçuşlara’ rağmen insanın imrendiği ve asla geçemediği, asla onlar kadar özgür, göçmen olamadığı, onlar gibi yuva yurt sahibi ve mekansız olduğu tek varlık alemi kuşlardır bence. Kim bir kez bile olsa kuş olmak istememiş ki istemez ki! Göçüp gidebilmek mevsimi bahar gelince dönebilmek...Özlem, keder. Kürdistan ve Kürdistani olmanın mayası, temel notasıdır. Zağros, Toros Dağ silsilesinin yarattığı yitik “altın hilal” cennetinin pusulasıdır. Kirpiklerimizin gölgesidir. Şengal’den kaçarken, yanan ayakları susuz yürekleriyle kızgın kumlara karışan çocuklarımız çocukluğumuzdur.
 Kısacası Kürdistani’liğimiz, zindanda, dağda ya da fezada da olsa keder yüklü gemilerle özlem dolu bulutların yoldaşı oluyor olacak. Özgürlük ise, APOGER felsefenin militanı olmanın ana yürek ve akıl atımıdır. Hep, özgürlükle belalı, özgürlükle sarmaş dolaş, özgürlükle “deli” ve “akıllı” özgürlükle mum, kıvılcım ve ateşgah olacağız. Oluş, serüven, arayış ve gerçekleşmemiz olacak hep özgürlük. Sonsuz bir ölüm ve yaşamın dansı.

Çok yakın zamanda tutsaklığınızın bitip aramıza döneceğinizi umut ediyoruz. Sonraki projelerinizi bizimle paylaşır mısınız?

Biri şiir olmak üzere sürreel dünyamdan reel dünyaya doğru uçmak için kanat çırpan üç kitabım yayına hazırlanıyor. Şiirin adı saklı kalsın da, diğerleri Rojhat ve Gorçiya’dır (Toplu mezar gerçekliğimize dairdir Gorçiya) Bunların yanı sıra ülkemizin dört parçasına fiziki olarak da dolandırdığımda yeşerecek olan tohum halindeki dört çalışmam var. Ayrıca pek çok tasarı ve proje. Ne de olsa şairlerin hakikat ve hayal algısı oldukça özgün, özgür ve derin. Üstelik hayalle de soluklanırlar, gerçeğin sularından içerken. Kısacası Rojava’ya varan Mizgin’in de, Şengal’in yaralı hatıralarına menekşeler yeşerten Mizgin’in de, Kürdistan’ın tüm burçlarında taşlarla söyleşebilecek olan Mizgin’in de, yapacak yazacak çok şeyi olacaktır. Birlikte görecek, okuyacağız, özellikle de Rojava ve Halepçe’de. Son olarak şunları eklemek istiyorum. Son nefesime kadar sürecek olan bu zorlu, onurlu ve özgürlükçü yürüyüşte müebbet esarete dönüşen ömrüm için: Şehitlere; Rojava, Şengal, özgürlük aşığı kadınlara, tek ve özgür Kürdistan’a helal olsun; direnç, şiir, yıldız, reyhan kokusu, dengbêj sesi, Feqî’nin kuşları, İştar şarkısı, özgürlük mehtabı, kuyuda boğulmayan çığlık, sönmeyen kıvılcım, uğur böceği, gül, bülbül, mürekkep ve şafağın notası olsun diyorum.


BELÇİM ÖZLEM GALİP