En sonda söyleyeceğimizi en başta söyleyelim...
Türkiye’nin, Ortadoğu’nun sığ sularında karaya vuran “stratejik derinlikli” dış politikası yalpalamaya, gel gitlerle iyice dip yapmaya başladı. İçte ve dışta Kürt fobisi üzerine kurgulanan Türkiye’nin dış politikaları, bu gidişle başarsızlığa mahkum olacaktır.
Son iki haftada, Ankara ve Ortadoğu’nun diğer başkentlerinde hararetli diplomatik gelişmeler yaşanıyor.
38 yıllık aradan sonra İran Genel Kurmay Başkanının Ankara ziyareti en önemli gelişmelerden biriydi. Çok yazılıp çizildi. Görüşmelerin gündemine ilişkin sayısız yorum yapıldı. Ancak, gündemlerinde olan en önemli konulardan biri olan Kürtler üzerine uzlaşma sağlamaları yeterince manidar değil mi?
ABD Savunma Bakanı James Mattis önce Ürdün’e sonra Bağdat ve Hewler’e, daha sonra da görüşmelerde bulunmak üzere Ankara’da olacak.
Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu, Bağdat ve Hewler’de görüşmelerde bulunmak üzere Irak’ta.
Yine Erdoğan’ın Ürdün ziyareti ve dönüşte verdiği mesajların Kürt fobisini içeren mesajlar olduğunu biliyoruz. Bu Kürtler olmasaydı dış politika ne kadar kolay olacaktı Türkiye için!
Bütün bu geliş ve gidişlerin baş gündem maddesini elbette Kürt meselesi oluşturuyor. Tarihsel düşmanlıkların uzlaşma sağladığı tek gündem maddesi Kürtler.
Kürtler hak ve hukuk talebinde mi bulunuyor? Kürtleri yok say…
Kürtler özyönetim, federasyon ya da bağımsızlık için referandumu istiyor? Kürtleri tehdit ve savaş çığırtkanlığı ile bundan vazgeçirmeye çalış…
Kürtler sözkonusu olunca Irak, Suriye ve İran ile onca çelişki, sorun ve düşmanlığa rağmen, işbirliği ve uzlaşma yapmaktan asla beis görmezler. Yaptıkları ve uzlaştıkları konular bunlar. Ama nafile. Bilmedikleri şey (belkide en iyi bildikleri şey) Kürtlerin artık eski Kürt olmadığı gerçeğidir.
Muhattapları oldukça kapsamlı dosyalarla karşılarında oturduğunda (Kürtler sözkonusu olduğunda) veremeyecekleri taviz yoktur. Oysa Kürtler, Ortadoğu’da, demokrasinin ve istikrarın önemli aktörlerinden biridir ve Kürtlerin bu gücünü görmezden gelmek, küçümsemek, yok saymak işleri daha da karmaşık hale getirmekten başka bir işe yaramaz.
Bölgedeki bu diplomatik hareketliliğinin en önemli nedenleri halihazırda SDG tarafından sürdürülen Rakka’yı özgürleştirme operasyonu ve Irak ordusunun Musul operasyonundan sonra Haşdi Şahbi ile birlikte başlattığı operasyondur. Elbette, Güney Kürdistan bağımsızlık referandumunu da bu nedenler arasında sıralamak gerek. Her üç başlık, bölgedeki dengeleri değiştirecek etkilere sahip. Bu nedenle kırmızı çizgi olarak ilan edilen Telafer için, Kürtler sözkonusu ise Türk dış politikası sessiz kalabilir! Ortadoğu’da, hiç bir konuda uzlaşmayan ve ciddi gerilim yaşayan İran ve Türkiye Kürtler sözkonusu olunca, kırmızı çizgilerinden vazgeçebiliyorlar.
Türkiye dış politikasında deyim yerindeyse ipin ucu kaçmış durumda. ABD Savunma Bakanı Mattis’in ajandasına bakıldığında bu durumu daha net görebiliriz. SDG tarafından Uluslararası Koalisyonun desteği ile başarı ile sürdürülen Rakka operasyonunu akamete uğratacak bir yaklaşım ya da görünürdeki tehditkar yaklaşımlar, IŞİD’e karşı yürütülen uluslararası mücadeleyi zayıflatacaktır. Afrin’e yönelik tehdit ve işgal girişimi, bölgede sonu belli olmayan yeni bir kaosa yol açabilir. İdlib üzerindeki karanlık oyunlar Suriye’deki krizi daha da derinleştirmekten başka işe yaramaz. Bu nedenle, Kürt fobisi üzerinden sürdürülen politikalar sonuç vermez. Bu politikalar, Kürtlere karşı yürütülen bu negatif yaklaşımlar değişmedikçe, başarısızlığa mahkum olacaktır.
Türkiye, bölgesinde bir rol ve misyon üstlemek istiyorsa, Kürtlere olan yaklaşımını kökten değiştirmelidir. Hala Kürtleri, “benim Kürt kardeşlerim”, ya da, “iyi Kürt-kötü Kürt” diye kategorize ederseniz bu politikanızın başarı şansı olamaz. Hele hele, Afrin’de, “bizi destekleyecek aşiretler olabilir” yönlü, Kürtleri bölen ve parçalayan politikalarınız nasıl ki şimdiye kadar sonuç vermedi, bundan sonrada sonuç vermez. Kürtler artık modern “demokratik ulus paradigması” doğrultusunda tarihi bir mesafe katletiler. Kürtleri aşiret mertebesinde tutmak öncelikle Kürtlere hakarettir. Bu yaklaşımların günümüz dünyasında karşılığı yoktur. Bu nafile çabayı, tarihin akışına karşı kürek çekme olarak görmek gerek. Ve tarihin bu yaklaşımları çokça mahkum ettiğini hepimiz biliyoruz.