
İş cinayetlerinin “Fıtratında var” denilebilecek kadar olağanlaştırıldığı Türkiye’de hemen hemen her gün emekçiler hayatını kaybetmekte. Yönetmenliğini Kıvanç Sezer’in yaptığı ve usta oyuncu Menderes Samancılar’ın başrolde oynadığı “Babamın Kanatları” filmi geçen hafta Türkiye’de vizyona girdi.
4. Uluslarası Boğaziçi Filmleri Festivali kapsamında gösterimi yapılan film, son dönemde çekilmiş en iyi işçi filmlerinden biri. 23. Adana Film Festivali’nde SİYAD “En iyi Film” ödülü dahil 7 ödül alan film, Uluslararası Antalya Film Festivali’nde de “En İyi İlk Film Ödülü”nü aldı.
Babamın Kanatları, son zamanların en iyi yapımlarından birisi olarak izleyici ile buluşuyor. Film, yerli yabancı birçok ödülün sahibi oldu. Karakterlerinin çoğunluğunun Kürt olduğu film yalnızca yılın en iyi yerli yapımlarından birisi değil, aynı zamanda ‘işçi filmi’ literatürüne de önemli bir katkı. Yönetmen Sezer, şçi sınıfının içinde bulunduğu ruhsal durumu, açmazlarını filminde anlatmaya çalışmış.
Türkiye sinemasında Kürt karakterlerin olduğu filmlerde kimlik meselesi, sınıf meselesinin önüne çıkıyor genellikle. “Babamın Kanatları”nda ise sınıf meselesi kimlik meselesinin üzerinde kuruluyor.
Film bir hastane odasında 40 yıllık inşat ustası İbrahim’in (Menderes Samancılar) kanser olduğunu öğrenmesiyle başlıyor.
Harç parası için ölen gençler
İbrahim Wan’da meydana gelen depremde evini kaybetmiş. İki kızı ve eşi, akrabalarında misafirken tek derdi ailesine bir ev alabilmek. Devletin yaptığı TOKİ konutları ise bir hayli pahalı. Üstüne bir de hastalığı eklenince tüm film boyunca İbrahim ile birlikte aynı çaresizliği yaşıyor insan. Hastalığını ailesinden ve birlikte çalıştığı yeğeni Yusuf’tan dahi saklıyor son ana kadar.
Bir işçinin inşaattan düşmesi ve firmanın “cinayet duyulmasın” diye ailesine para vermesi, İbrahim’e ailesine ev alabilmek için son çıkış şansı gibi görünecektir. İbrahim’in kalfa Resul tarafından daha çok çalışsın diye ezilmesi, hastalığı ve ev hayalleri her sahnesinde sizi de içine katıyor. Filmin bir diğer karakteri Yusuf ise (İbrahim’in yeğeni) çok çalışan ve yeri geldiğinde arkadaşlarını kalfaya “ispiyonlamaktan” çekinmeyen, büyük şehir çelişkileri yaşayan ve kız arkadaşı olan bir gençtir.
Toplumsal yargılar sinemada
Wan depremi aslında filmde dram içinde dram olmuş ama yönetmen burada aynı zamanda devletin depremzedeler için bir işkence yöntemine dönüştürdüğü TOKİ’leri, “devletin tüm imkanlarıyla yaptığı bir hizmet” olarak sunmasını gözler önüne seriyor. Filmde işverenle sürekli iş birliği içinde olan bir laz ve arkadaşlarını ispiyonlayan bir Kürt karakteri de dikkat çekiyor. Yönetmen burda mevcut sistem içindeki birçok yargıyı filme taşımış gibi duruyor. Bir diğer konu ise filmde isyan duygusunun eksik olması. Filmin daha başında örgütlenmeye çalışan işçilerin birliğinin Yusuf yüzünden bozulmasıyla film boyunca bir daha o dayanışma duygusunu yaşayamıyoruz. Asıl sürpriz ise filmin sonuna saklanmış. Bütün film boyunca göremediğimiz isyan duygusu ve vurgusu İbrahim’in eşi Hatice tarafından ortaya konuyor. İçindeki gerçeklik vurgusu ve sahneleriyle izlenmeye değer güzel bir film.
Filmin çıkış hikayesi

2010 yılında Ömer Çetin adında üniversiteli bir gencin İstanbul’da bir okul inşaatında düşerek ölmesinden çok etkilenmiştim. Ancak o zaman aklımda bunu filme almak fikri yoktu. Sadece bunun beni çok yaraladığını fark etmiştim. Ama iki yıl boyunca bu meseleyle ilgili haberleri takip etmeye ve rakamları dehşetle okumaya başladım. Günde en az 3 işçi önlenebilir kazalarda ölüyordu. 2 yıl sonra bundan bir film yapabilir miyim diye düşünmeye başladım. İlk başlarda bunu Ömer Çetin’in hikayesine benzer bir şekilde yazmıştım ancak senaryo geliştirme sürecinde yeni bir damar buldum ve artık bu hasta olduğunu öğrenen yaşlı bir işçinin ve yükselmeye hevesli yeğeninin hikayesi olmuştu.
Reyhan Hacıoğlu / İstanbul