Şengal’de, Kürdistan’da yeni bir katliam, yeni bir jenosid, yeni bir soykırım yaşandı. İslamcı IŞİD istilacıları Kürdistan ve Ortadoğu’nun en mazlumlarına, ötekileştirilenlerine, gayri sayılıp dışlananlarına saldırdı ve kutsal Şengal ve çevresi Êzîdîlerden temizlendi. Ve Şengal’le birlikte geriye kalan Êzîdîler de öksüz ve kimsesiz kaldı.
Binlerce Êzîdî katledildi, yüzbinlercesi topraklarından sürüldü, binlerce kadın pazarlarda Müslüman Arap Şeyhlerine peşkeş çekildi. Binlerce çocuk öksüz ve ortada kaldı.
Tamam. IŞİD çeteleri, çakal ve kımıl sürüleri Êzîdî Kürde düşman. Peki Müslüman Araplar? Êzîdî parlamenter Viyan Daxil’ın altını çizdiği IŞİD’e öncülük eden, katliam ve talana ortak olan kapı komşuları, Sunni Arapları nasıl tanımlayacağız? Onlar da bu kategoriye girmiyor mu?
Onlar kitaplarında yazılanları hayata geçirmekle görevli hissediyorlar kendilerini. El Kaide, Taliban, Boko Haram, El Nusra, IŞİD ve daha niceleri Allah ve İslam adına benzer katliam ve kırımlarla çoktandır meşguller. Ve farkı yok, birinin diğerinden, inancı, dini, yaşam biçimi farklı olana karşı.
Şengal’de dumanlar yükselir, onbinler, yüzbinler ölüm yolculuğunda bir bilinmeze yol alırken çıktı Kürt parmağı orta yere. IŞİD’le içli dışlı olan, Arap şeyhleriyle kuzu çeviren Şengal ve çevresindeki kimi Kürt yönetici ve peşmerge komutanı görevlerinden alındı.
Belki “ihmalkarlık”, belki “korkudan firar” gibi gerekçeler dillendirilecek. Oysa bir katliam ve soykırıma ortaklık sözkonusu olan. Soruşturma yürüyordur belki, kalın duvarlar ardında. Ne var ki, bu yetmez, işlenen insanlık suçunun boyutuna karşın. Soruşturmanın aleni ve kamuya, basına açık olarak yürütülmesi ve bu katliamda ortaklığı olan bu alçakların ibret-i alem için en ağır cezalara çarptırılması gerekir. Zira işlenen suç, sıradan bir suç değil. Kurbanlarsa ne bir, ne bin, ne de on bin. Bir dini topluluktan kırımlardan geriye kalanlar da temizlendi, o topraklarda. Bir soykırım yaşandı, insanlığa karşı suç kapsamında. Bu katliamın önüne bilerek geçmeyen bu mülki amirler, parti komiserleri, peşmerge komutan ve generalleri kendilerini yurtsever olarak niteliyorlardı o mahşer gününe kadar. Belki bugün de yurtseverlik numaraları çekiyorlardır, kim bilir? Êzîdî Kürtleri insandan saymayan, ekmeğini yemeyip suyunu içmeyenlerin ise sadece yurtseverlikleri tartışılmaz, insanlıkları da...
Şengal ve çevresinde görevlendirilen idari ve askeri sorumlularla sayıları binleri bulan Peşmergeler Êzîdî olsalardı, bu katliam bir ölçüde engellenemez miydi? Maliki’nin Musul’a Şii asker konuşlandırmasını eleştiririz, olanca sesimizle. Ama Êzîdî bölgesine Sunni peşmerge ve mülki amirleri atayanlara ise eleştiri getirmemek için takla atmayı yeğleriz, her nedense! Seküler ve demokratik bir toplum ve yönetim amaçladığımızı söyleriz, üst perdeden. Ardından ise “Yüce Tanrı’nın adıyla” diyerek başlarız her demecimize.
Sahi hangi dinin, hangi inancın Tanrı’sı, Allah’ı? Melekê Tawûs ile Hıristiyan ve Musevilerin Tanrılarına da yer var mı, o kategori içinde?
Kürdistan’daki İslami güç ve akımların, dini siyasete alet eden parti ve örgütlerin yurtseverlik damarları varsa, kalp ve yürekleri Kürt ve Kürdistan için çarpıyorsa şayet, yapmaları gereken tek şey var: Gidip, Êzîdî Kürtlerin kapılarına, geçmişte ve günümüzde yaşanan acılardan, çektirilen zulümden dolayı özür dilemek, sofralarına oturarak yemeklerini paylaşmak, sularını içmektir. Bunu yapamayacaksak şayet, diğeri havanda su dövmek, hiçbir hükmü olmayan yurtseverlik edebiyatı ile günü idare etmektir.  Danimarka ve Almanya’da kesilen ve Kürdistan’a gönderilen tavuğu yeriz. Avusturalya ve Yeni Zelanda’da kesilen, derin dondurucularda haftalar, aylarca yolculuğa çıkan kuzu ve koyunları sindiririz içimize; bayılırız İtalyan pizza ve dondurmalarına; amca uşağımızın, kapı komşumuzun kestiğine ise el sürmez, bundan iğreniriz, dinimizin hükmü gereğince.
Alevi’nin kestiği yenmeyecekse, Êzîdî’nin lokması ve suyu paylaşılmayacaksa, boşuna kardeşiz, aynı ulusun mensup ve parçalarıyız, demeyelim. Êzîdîler güvenlerini yitirdi Müslüman Kürtlere karşı. Sadece şimdi değil, dün de bolca bulaştı Êzîdî kanı Müslüman Kürtlerin ve Mîr’lerinin eline, hem de fazla ırak olmayan bir tarihte. Êzîdî Kürtlerden boşaltılan köylere bolca Müslüman Kürt yerleşti, mal ve mülkleri İslam’ın ganimetinden sayıldı, her keresinde.
Horlanıp dışlandılar topraklarında, kendi kardeşlerince. Epeyi hırpalandılar göç yollarında, can pazarında. Bundan dolayıdır ki, katliamdan geriye kalanlar “bizi bu cehennemden kurtarın” diye yakarır oldular Avrupalılara, inançlarında ne cennet, ne cehennem tanıyanlar.
Camilerde verilen birlik ve beraberlik temalı hutbeler, bu dışlayıcı, ötekileştirici uygulamalara karşı bir uyarı ve tavır içermiyorsa, o Hocalar, o İmam ve Şeyhler kendilerini yurtseverden saymamalılar.
Hannover yürüyüşünde 12-15 yaş arası gelincik kızlar, inlettiler geçtikleri cadde ve sokakları, tercümanı oldular yaşanan soykırımın ve haykırdılar olanca sesleriyle “ISIS bê namûs” diye. Adaleli Kürt gençleri ise “Fuck ISIS” tşörtleriyle mesaj geçtiler dünyaya, göğüslerini gererek.