Yaklaşık iki hafta önce, AKP Hükümeti ile Beşar Esad Yönetimi arasında Cezayir’de bir görüşmenin yapıldığı basına yansıdı. Başta aralarındaki düşmanlık nedeniyle haberin doğruluğu biraz kuşkuyla karşılandı. Fakat daha sonra söz konusu görüşmenin İran gözetiminde yapıldığı ortaya çıkınca, o zaman olayın önemi daha da arttı. Açığa çıktı ki, söz konusu olan İran gözetiminde bir Türkiye-Suriye görüşmesi değil, yeni bir İran-Türkiye-Suriye görüşmesidir. Kuşkusuz bu görüşme Kürt karşıtıdır ve Kürdistan’a sömürgeci yaklaşanların yeni bir ortak yönetim oluşturma çabasıdır.

Söz konusu görüşmeyi önemli kılan üç etken vardır. Birincisi, Cezayir Kürt karşıtı görüşme ve anlaşmalara ev sahipliği yapmada sicili bozuk bir devlettir. İran-Irak arasında gerçekleşen ve Barzani direnişinin yenilgiye uğramasına yol açan Ocak 1975 anlaşması da Cezayir’de olmuştur. Dolayısıyla Kürtler Cezayir’e kuşkuyla bakar hale gelmiştir. Kürt karşıtı her taşın altından neredeyse Cezayir çıkmaktadır. Peki Kürtler Cezayir’e ne yaptı? Bir de Fransız sömürgeciliğine karşı çetin bir savaş içinde kurulmuş devlet oluyor. Yaptıkları bu duruma pek yakışmıyor.

İkinci önemli husus, Suriye Demokratik Güçleri’nin Minbic operasyonu başlayınca, Cezayir görüşmelerinin bir tarafı olan Esad Yönetimi, bu operasyonu başlatan ve yürüten güçleri "Terör örgütü” olarak niteleyen bir açıklama yapmıştır. Böylece Suriye Demokratik Güçleri’nin DAİŞ’e karşı savaşına karşı çıkmış ve "Suriye topraklarını ancak Suriye ordusu kurtarır” diyerek, QSD ve YPG güçlerine karşı savaşacakları izlenimini vermiştir. Bu görüşlerin AKP’nin görüşleri olduğu dikkate alınırsa, Esad Yönetiminin de Kürtlere karşı AKP ile ortak düşünceye ve politikaya sahip olduğu ve Cezayir görüşmesinde Kürtlere karşı yeni bir politik anlaşmaya ulaşıldığı görülür.

Bununla bağlantılı üçüncü etken de şudur: Her ne kadar Kürdistan bölünmüş ve her bir parçası başka bir devletin egemenliği altına verilmiş olsa da, doksan üç yıldır hep bir ortak Kürdistan yönetimi olmuştur. Kürdistan’ı egemenlik altında tutan ulus-devletler ve onları yaratan küresel kapitalist sistem, söz konusu Kürdistan ve Kürtler olunca kendi aralarındaki çelişkileri bir yana bırakarak Kürdistan’ı birlikte yönetmeye özen göstermişlerdir. Dolayısıyla Kürdistan’ı bölen ve inkar-imha altına alan sistem bölgesel ve küresel boyuta sahiptir.

Böyle bir sistemin İngiltere ve Fransa ile Kemalist Hareket arasındaki Lozan Anlaşması ile şekillendirildiği bilinmektedir. Ondan önceki süreç, söz konusu güçler arasında yürütülen Kürdistan’ı ele geçirme ve paylaşma savaşıdır. Lozan Anlaşması ile savaş sona erdirilmiş, Kürdistan parçalanarak inkar ve imha sistemi altına alınmıştır. Her ne kadar Kürdistan parçalanmış olsa da, Kürdü inkar ve imha sistemi hep ortak bir yönetime dayanmıştır. Bunun için geçen tarihsel süreçte Bağdat Paktı ve CENTO gibi ortak yönetim aygıtları da oluşturulmuştur. Küresel ve bölgesel güçlerin tümünün anlaşamadığı durumlarda ise, anlaşabilen güçler aralarında üçlü, dörtlü, beşli ittifaklar oluşturarak söz konusu ortak yönetimi gerçekleştirmeye çalışmıştır.

Geçen doksan üç yıllık süre içerisinde Kürdistan üzerindeki ortak yönetimde ilk ciddi yarılma 1980-1988 arasındaki İran-Irak Savaşında gerçekleşmiştir. Bu süreçte Kürdistan üzerinde gerilla direnişini var eden PKK’nin söz konusu bu çelişki ve çatışmadan politik ve askeri olarak yararlanmış olduğu bilinmektedir. Dolayısıyla 1988 baharında İran-Irak Savaşının durdurulmasının esas nedeni de bu olmuştur. Savaş durdurularak Kürt Özgürlük Hareketinin bundan yararlanması engellenmek istenmiştir.

Her ne kadar İran-Irak savaşı durdurularak bundan sonraki süreçte Kürdistan Özgürlük Mücadelesine yönelik küresel ve bölgesel boyutları olan saldırı operasyonları geliştirilmiş olsa da, daha önceki süreçteki gibi tüm ilgili güçleri içine alan ortak yönetimler oluşturulamamıştır. Özellikle 1990’da reel sosyalizmin çözüldüğü ve Körfez Savaşı ile birlikte yeni bir Ortadoğu ve Dünya Savaşının başladığı bir ortamda Kürdistan üzerindeki mücadelede küresel ve bölgesel güçler ortaklaşamamışlardır. Küresel sermaye güçleri ile bölgenin ulus-devlet statükoculuğu arasındaki Üçüncü Dünya Savaşı, aynı zamanda Kürdistan üzerinde yeni bir mücadele olarak yaşanmıştır.

Son otuz yıla damgasını vuran bu süreç içerisinde de, aralarında anlaşabilen güçler "Irak’a Komşu Ülkeler İttifakı” gibi adlar altında birleşerek Kürt inkarı ve imhası sistemini korumaya çalışmışlardır. Bu konuda özellikle Türkiye ve İran ulus-devletlerinin tek tek ve ortak çabası başta gelmektedir. Uzun süre Türkiye, İran ve Suriye devletleri aralarındaki çelişkiyi ikinci plana bırakarak PKK’ye karşı ortak mücadele etmeye ve Kürdistan üzerindeki inkar ve imha sistemini yaşatmaya çalışmışlardır. 

Söz konusu bu ortaklık da 2011 yılı başından itibaren tüm Arap Aleminde ve Suriye’de gelişen çatışma ile bozulmuştur. Suriye üzerinde İran ve Esad yönetimlerinin oluşturduğu ittifak ile AKP iktidarı karşı karşıya gelmiştir. Öyle ki, Suriye’deki iç savaşı herkesten çok AKP Hükümeti kışkırtmış ve desteklemiştir. Geçen altı yıllık süre içinde Tayyip Erdoğan ile Beşar Esad birbirine söylemedik söz bırakmamıştır. Özellikle Tayyip Erdoğan’ın hakaretamiz sözleri öne çıkmış, Beşar Esad’a yönelik etmediği hakaret ve takmadığı sıfat kalmamıştır.

İşte İran gözetimi altında Cezayir’de yapılan AKP-Esad görüşmesi bütün bunlardan sonra ve sözlerin canlılığını bütünüyle koruduğu bir ortamda gerçekleşmiştir. Elbette duyanlar açısından şaşırtıcı bir olay durumundadır. Gerçekten de "Nasıl olur?” dedirtecek cinsten bir olaydır. Tabi Kürt sorununu bilmeyenler açısından bu böyledir. Kürt sorununu ve Kürdistan üzerinde iki yüz yıldır yaşanan mücadeleyi bilenler açısından söz konusu görüşme hiç de şaşırtıcı değildir. 

Aslında AKP Hükümeti ve TC yönetiminin son altı yıldır Esad yönetimi ile yaşadığı kavganın anlamı ve amacı da bundan kopuk değildir. İşin iç yüzünü bilmeyenler, gerçekten de Tayyip Erdoğan’ın "Esad’ın diktatörlüğüne ve katliamlarına karşı çıktığını” sandılar. Halbuki gerçek hiç de böyle değildi. AKP ve TC, Esad yönetiminin direnip kolay düşmeyeceği ve Suriye’de iç çatışmanın uzayarak Suriye’deki ulus-devlet sisteminin parçalanacağından korkuyordu. Suriye parçalanır veya demokratikleşirse, bundan Rojava Kürtlerinin yararlanacağından ve statü elde edeceğinden korkuyordu. Bu nedenle, acele Esad’ı düşürüp yerine benzer birini geçirerek Suriye’de mevcut ulus-devlet sistemini korumak istiyordu.

Fakat AKP’nin çabaları sonuç vermedi ve Türk ulus-devlet faşizminin korktuğu başına geldi. Suriye’de iç çatışma altı yıl sürüp derinleşti ve Rojava Kürtleri DAİŞ’e karşı mücadelenin öncüsü olarak demokratik Suriye’de çok önemli bir politik ve askeri konum kazandı. Bu durumu değiştirmek için AKP ve TC ne kadar provokasyon yaptıysa da başarılı olamadı. Sonuçta kadere razı olarak tükürdüğünü yalamaya, yani yeniden Esad ile uzlaşmaya yöneldi. Söz konusu Cezayir görüşmesi işte bu anlama geliyor. Orada sadece AKP-Esad görüşmesi ve anlaşması yoktur, buna İran da dahildir. Dolayısıyla Rojava Kürtlerinin faşizme karşı direnişini önleyemeyen ve itibar kazanmasını durduramayan güçler, küresel kapitalizm güçleriyle de anlaşamayınca, yeniden kendi aralarında Kürt karşıtı bir ittifak oluşturma çabasına girmişlerdir. 

Bir kez daha tekrarlarsak, Cezayir görüşmesinin tarihsel bir temeli vardır ve Kürdistan’ı ortak egemenlik altında tutma planına dayanmaktadır. Burada İran, Türkiye ve Esad yönetimleri görüşmüş ve Kürtlere karşı ortak tutum ve politika yürütmede anlaşmışlardır. Yani Kürt düşmanı bir ittifak oluşturmuşlardır. Rojava Kürdistan’ın siyasi statü kazanmasını bu temelde engellemeye çalışacaklardır. Çünkü hem Kürt direnişi ve hem de küresel dayatmalar karşısında artık mevcut sistemi ayakta tutamamaktadırlar. AKP Hükümeti Kürt düşmanlığında içte herkesle ittifak yaptı, şimdi bölgede de böyle bir ittifak yaratmaya çalışmaktadır. 

Kürtler tarihin ve Ortadoğu’nun en kadim halkıdır ve Türklere, Farslara ve Araplara hep güç ve destek vermiştir. Fakat bunun karşılığını özellikle son iki yüz yılda hep düşmanlık olarak almıştır. Neredeyse Türk, Fars ve Arap milliyetçiliği Kürt düşmanlığı üzerinden şekillenmiştir. Kürtlerin de, Ortadoğu’nun tüm demokratik güçlerinin de bu gerçeği çok iyi görmesi ve doğru tutum sahibi olması gerekir. Söz konusu Kürt düşmanı faşist milliyetçiliğe bölge çapında dur denilmesi gerekir.