Bugün Newroz. Kürdistan kültüründe, yaşama sevincinin büyüsüyle sarmal, kutlu bir gün.

Kürdün kutsalı havaya, aydınlığa fer, toprağa yeni ruhun başlangıcıdır. Öte yandan, Kürt düellocu geleneğinin barbara başkaldırı ruhunun şenliğidir.

Türk devleti, bir kere daha ırkçı başlangıcı başa sararak, gücünün yettiği yerlerde Newrozu yasaklamaya kalkıştı. İçişleri Bakanı, yer yüzü insanlarının gözleri içine baka baka "yasağa bekçilik" için, 120 bin kişilik polis ordusuyla 80 bin askerin sefere çıktığını övünerek açıklıyordu.

Ama, tehdit Kürtleri korkutup sindiremedi. Ruh ve bedeni yaralı Kürdistan, bir kere daha yaralarını bastırarak meydanlara çıktı.

Newroza te pîroz be dergûş, zarok, xortê min ê serbilind û keçikên delal, kal û pîr. Kurdistana rengîn, Newroza te pîroz be!

Kürtler bayram alanlarında, ancak kimileri için, bayram kanda banyo idi. Bebek çocuk katliamı, evleri içindeki insanların başına yıkmaydı. Onun için, Kürdistan’ın önemli bir bölümü top, tank ateşinin altındaydı.  

Türk ırkçı rejimi yıkımlar, yangınlarla şehirleri viraneye çeviriyor, öldüremediği insanları hapishanelere doldurarak Kürdistan’ı fethe çalışıyordu.

Cumhurbaşkanı ve Genelkurmay Başkanı Kürt kanıyla sevinenlere rakamlar sunarak, zaferlerini ilan ediyorlardı.

Cizîra Botan, bin sene sonra, sanki, yeniden Moğolların istilasına uğramış gibi enkaz yığınıydı. Şehrin havası hala yakılmış yanığı kokuyordu.

Tavşan Ahmet de utanma duygusundan bihaber olarak, Kürtlere evlatları, kardeşlerinin katli ve ülke yıkımının onlara sağladığı yararları anlatıyordu.

Kırım ve yıkımın yararlarının anlatıcıları polis ve askeri kordon altında hayalet şehre giriyor, bulabildiklerine, insan bulamadıkları zaman da yıkıntılara karşı, "şehir sahiplerinden kurtarılmış, özgürlük getirilmiş, refah ise yoldadır" nutukları atıyorlardı.

Geçtiğimiz hafta, Osmanlının Orta Çağ Saraylarından fırlama bir tipi andıran sakallı bir adam, kapkara bir arabaya kurulmuş, yolları tozutarak, yadırgıyla etrafa baka baka Cizîra Botan harabeleri arasında ilerliyordu. Önünde ve ardında koruyucu polis, asker eskortu can güvenliğini sağlıyordu.

Bulunduğu yer de düşman toprağı olduğu için, koruma tedbirleri sıkının da ötesinde kipti. Geçeceği yol boyunca, viranelerin üstünde silahlı adam yerleştirilmiş, bir tabur kadar maskeli polis ve asker de arabasının iki yanı, ardında koşarak "kıymetli" canını garanti altına alıyordu.

Adam, görünüşüyle kılıksız, çağ dışındandı. Kılığı, çağın diplerinden gelme…

Başına, Osmanlı’nın Saray memurlarının kavuğu taklidi bir küllah geçirmişti. Üstüne de, yine Osmanlı’nın Saray görevlileri gibi sırmalı, altuni işlemeli bir kaftan giymiş, dünyanın en pahalı arabalarından birinin arka koltuğuna kurulmuştu.

Tozdan, belki de yanık insan eti kokusundan rahatsız olmuş gibi ekşimtrak yüz ifadesiyle bakıyor, "Cudi Dağı’nın yaratıcısı benim" dercesine mağrur edalı görünmeye çabalıyordu.

Orta Çağdan fırlama gibi görünen bu adam, Nizipli bir Kürdün oğlu ve AKP rejimin baş din memuru yani Diyanet İşleri Başkanı Mehmet Görmez’di.

TC’de din, devletin hizmetindeydi. Devlet ise iktidar koltuğuna inen ve binenlere göre değişiyordu. Kim su başlarını tutmuşsa, devlet oydu. Günümüzün devleti de AKP…

93 yıllık TC’nin ömründe, sayısız baş din memuru gelip geçti. Hemen hemen hepsi halka din hizmeti verme adı altında darbeciler ve seçilmişler iktidarına yaranma güdüsüyle eğilip büküldüler. Makamlarını korumak için her türlü renge girdiler.  

Ama hiç kimse Memet Görmez gibi lüks düşkünlüğü, bütçesinin şişkinliğiyle karikatürlere, fıkralara konu olacak kadar dillere düşmedi.

O, yaklaşık 12 bakanlığın bütçesine denk bir bütçeye hükmediyordu. Yalnızca, hac seferleri düzenlemekten milyarlar kazanıyordu, teşkilatı. Ek ödeneği de elinin altındaydı.

Buna rağmen parasının kıtlığından yakınıyor, "daha çok para" diyor, bu arada kayıp milyonlar ağızlara pelesenk oluyordu.

Neyseki cumhurbaşkanı onu seviyor, propaganda aksesuvarı olarak yanında tutuyordu. Cumhurbaşkanının "tek millet, tek devlet, tek bayrak" üzere "tek kafalı" insan tipi yaratmaya çalıştığı, Kürtlerin kırım vuruşları, yıkım ve yangınlar arasında nefessiz kaldığı bir rejimde, o manzaraya baktıkça yüreği alevlenen duyarlı bir din adamından çok, çiçek bahçesinde yaşayan bir tuzu kuru adamı sembolize ediyor, yaklaşık 350 bin dolarlık zırhlı Mercedes marka makam arabasına biniyordu.

İlk defa bir din adamı zırhlılar içinde halk arasına çıkıyordu.

Cizîra Botan’da, oğlunu, kardeşini katleden, babasını tahttan indirip hapseden Osmanlı Sultanlarına fetva veren Şeyhul İslam kılık ve kisveli iktidar çarkı vidasıydı.

İktidar tanklar, toplarla yanaştığı Cizîra Botan’ı yıkarken, katledilen dört aylık bebek katledildikten sonra terörist ilan edilirken, 8 çocuk annesi Taybet Ana vurulup, bir hafta boyunca sokakta aç köpeklerin iştahına terk edilirken, Mehmet Tunç yardım edin katiller topluca canımızı almaya geliyorlar diye dünyaya seslenirken, insanlar yakılırken, katledilen kadınlar çıplak teşhir edilirken, kuşatılmış şehir soyulurken, talan malları kamyonlarla taşınırken AKP dininin baş memuru Kürt Mehmet sessizdi. Dili tutulmuş laldı.

Ama parasını, makamını, zırhlı aracını hak etmek adına mı her neyse, ırkçı iktidarı paklamak için Cizre tozlarını yutuyordu. Hem de din, iman, namaz adına ağzını büzerek, yüzüne ruhani bir eda vererek…

Çıkar ne çirkin, ne kadar da ayıplı değil mi? Din memurluğu da zor zenaat!...