Din ile ilgili değerlendirmeler her zaman hassasiyet gerektirir. Din toplumun ilk bilinç halidir. Toplumsal gücünü fark ettirdiği için toplumun ilk kutsalı olmuş, toplumsal işlevi ve ahlak taşıyıcısı olarak insanlık için önemli değer ifade etmiştir. Toplumsal işlevinden uzaklaştırılıp siyaset aracı haline getirildiğinde ise olumsuz sonuçlar yaratan bir olgu olmuştur.
Tek tanrılı dinler olan Hristiyanlık, Musevilik ve İslamiyet’in siyasete nasıl alet edildiğini tarihin birçok aşamasında görmekteyiz. Bunun en somut ifadesi ve bizzat tanık olduğumuz, Türk devletinin dini kullanma biçimidir. Türkiye Cumhuriyeti Diyanet İşleri Başkanlığıyla dini devlet çıkarları için kullanmıştır. İmam Hatip Okullarıyla genlerinde devletçilik olan imamlar ve hatipler yetiştirilmiştir. Bugün bunların AKP ve Fethullahçıların devlet politikasının temel savunucuları haline gelmesi bu gerçeklikle ilgilidir.
Türkiye sanıldığı gibi hiçbir zaman laik olmamıştır. Dini bu kadar kontrol altına alan bir devletin laik olduğundan söz etmek mümkün değildir.
Türk devletinin dini siyaset ve toplumsal sorunlarda nasıl kullandığı Kürdistan’da çok açık bir biçimde ortaya çıkmaktadır. Kürdistan’da bütün devlet imkanları Kürtler üzerinde siyasi egemenliği sürdürmek ve kültürel soykırımı tamamlamak için seferber edildiği gibi, Diyanet İşleri Başkanlığı ve memuru olan imamlar da bu doğrultuda görevlendirilmişlerdir. Devlet fideliğinde yetiştirilen bu insanlar Türk-İslam sentezini hakim kılmak için kullanılmaktadır.
Son yıllarda Kürdistan halkının mücadelesi yükseldikçe, bu toplumsal hareketi durdurmada Diyanet ve din adamlarına da görev verilmiştir. Milli Güvenlik Kurulu kararıyla irşat grupları, aile imamlığı ve binlerce imamın tayiniyle Kürtlerin terbiye edilmesi ve mücadeleden uzaklaştırılması hedeflenmiştir. Özellikle Sivil Cuma Namazları denilen ve Diyanet vaazlarını dinlemeyen tutumlardan sonra, devlet ve Diyanet harekete geçerek Kürdistan’da bu durumun nasıl aşılması gerektiği üzerinde yoğunlaşmışlardır.
Aslında Diyanet vaazlarını dinlememe tutumu devletin Kürdistan’daki önemli politikalarından birinin boşa çıktığının somut ifadesidir. Devletin ve Diyanetin -Kürdistan’daki sömürgeciliği ve soykırımı gerçekleştirmek için- dini kullanmasını boşa çıkarmanın bir tarihi vardır. Sivil Cumalar öyle birden kendiliğinden ortaya çıkmamıştır. Şu bir gerçekliktir: İlk yurtsever ve ulusalcı fikirler Kürdistan’da Medreselerde yetişen melleler arasından çıkmıştır. Kürdistan’ın ilk aydınları bu melleler olmuştur. Bunlar okudukları tarih, fıkıh, felsefe ve dinler tarihiyle aydınlanmışlar, Kürtlerin durumunu diğer toplumlarla karşılaştırma imkanı bulmuşlardır. Bu temelde Kürt ve Kürdistan gerçeğine ilk sahip çıkanlar melleler olmuştur. Belki başka yerlerde ulusal burjuva karakterinde olanların oynadığı rolü Kürdistan’da melleler oynamıştır. Bir melle olan Ahmedê Xanê’nin Mem û Zîn destanındaki ulusal yönetim özlemi bunun en somut kanıtıdır.
Türk devletinin dini sömürgecilik ve kültürel soykırım için kullanması bu melle gerçeğiyle boşa çıkarılmıştır. Sivil Cumalarla bu gerçek açık bir biçimde açığa çıkmıştır.
Bu nedenle özel savaş merkezleri tarafından bu yurtsever mellelerin tutumunun nasıl boşa çıkarılacağı, bu yurtsever duruşlarının nasıl ortadan kaldırılacağı üzerinde durulmuştur. Bu konuda birçok kararın alındığı bilinmektedir. İrşat grupları, aile imamlığı ve binlerce yeni imam kadrosu gibi. Ama bunların da başarılı olmayacağı anlaşılınca, Medreselerde yetişen ve yurtsever karakter taşıyan mellelerin sistem içine alınıp etkisizleştirilmesi ve sistemin parçası haline getirilmesi amaçlanmıştır.
Bin mellenin kadrolu ve maaşlı imam haline getirilmesi bu politikanın sonucudur. Kürdistan’daki önemli bir yurtsever dinamik ya da sistem dışı kurum böylece ortadan kaldırılmak istenmektedir.
Bin imamın Diyanet kadrosu haline getirilmesine nasıl yaklaşmak gerekir? Şimdiden bu konuda birkaç tutumun ortaya çıktığı görülüyor. Bunlardan biri CHP’nin klasik tutumudur. İlkesiz, dinle ilgili her şeye negatif yaklaşan ya da AKP iktidarına muhalefet yapıyormuş gibi tutum takınan, ama AKP’yi güçlendiren ve meşrulaştıran tutumdur bu. Bu tutum üzerinde hiç durmaya gerek yoktur.
İkinci tutum ilkesiz, oportünist ve faydacı tutumdur. “Diyanet İşleri kaldırılmıyorsa o zaman başka din grupları Diyanete girsin; Kürt mellelerin kadrolu imam yapılması iyidir, yeterki bu kadrolar seçilirken partizanlık yapılmasın” söyleminde somutlaşan tutumdur bu. Bu tutum dinin devlet tarafından kullanılmasını ve devletin herhangi bir kurumu gibi olmasını bir seçenek gibi kabul eden, Diyanet içinde dinin temiz kalabileceğini sanan ve AKP’de belirli düzeyde iyi niyet görebilen bir anlayışın sonucudur.
AKP’nin iyi niyetli olabileceğini düşünmek gaflettir. AKP’nin dini Kürdistan’da nasıl ele aldığı ve kullandığı son bir iki yıl içinde kesinlik düzeyinde kanıtlanmıştır. Dolayısıyla bin melle alınması bir oyundur; dinin Kürdistan’da temiz kalmış yanını da ortadan kaldırma harekâtıdır. AKP’nin bu bin melleyi atarken seçici davranacağı açıktır. Kendisine, Fethullah’a ve Hizbullah’a yakın olanlara öncelik tanıyacaktır. Ancak esas sorunu bu biçimde görmek ve buna göre AKP’nin tutumunu değerlendirmek bir yanılgı ve tuzağa düşmektir.
“Bizim melleler de maaş alsın, bizim melleler camilerde kadro olsun, bunda ne kötülük var?” demek soruna yüzeysel, güncel ve faydacı yaklaşmaktır. Din sorunu, hele hele Türk devletinin yaklaşımı söz konusu olduğunda, olaya daha derinlikli ve uzun vadeli bakmakta fayda vardır. Yoksa tarihsel bir hata içine girilmiş olur.
Şu açıktır ki, kimin parasını alıyorsa, karnı nereden doyuyorsa, kişinin orataya bağlılığı gelişir. Kuşkusuz tümü için bu geçerli olmaz, ama genel olarak böyle olacağı açıktır. Asimilasyon kurumlarında da yurtsever ve devrimci insanlar çıkmıştır, bundan sonra da çıkar. Ama esas olarak bu kurumlarda kültürel asimilasyonun işlediği ve hakim olanın bu olduğu açıktır.
Kuşkusuz bu melleler devlet fideliğinde yetişmemiştir. Ancak sistem içine alınırsa üzerlerinde giderek sistem etkisi gelişecektir. Öte yandan bir gelenek bozulacak ve bitirilecektir. En önemlisi de dinin devletten ayrı olması, dinin olumlu değerlerini ancak devletten uzak kılarak koruyacağı ve toplumsal işlev göreceği ilkesi çiğnenmiş olacaktır.
Aleviler diyanetin lağvedilmesini istiyorlar. Dedelerin Diyanet içine alınmasını ve maaşa bağlanmasını sağlayacak şekilde Aleviliğin de Diyanette temsil edilmesi görüşüne karşı çıkıyorlar. Bu konuda çok haklılar. Çünkü Alevilik Diyanete girdiği ve dedelere maaş bağlandığı an biter. Bugüne kadar devlet dışında kalarak hak, adalet, eşitlik, vicdan ve ahlaki değerlerini koruyan Alevilik, Diyanet içine girmekle devletin kullandığı araç olacaktır. Dinin siyasallaşmasına karşı çıkanların kendileri siyasetin aracı ve kuklaları olacaklardır.
İslamiyet’in devlete bulaşmaktan kurtulması, devlet için değil toplum için anlam ifade etmesi Diyanetin kaldırılmasıyla olur. “Diyanet kaldırılmalı, kaldırılmıyorsa Aleviler içine alınmalı, dedelere ve mellelere maaş bağlanmalı” demek doğru değildir. Bu söylem her türlü yanlış sonuçlara açıktır. Eğer bu mantık ve söylemle olgulara yaklaşılırsa ciddi politik hatalara düşülür. Bu mantığa çok çarpıcı örnekler verilebilir. Ama biz en somut olanını söyleyelim: Anadilde eğitim olmuyorsa öğretim, özerklik olmuyorsa belediyelerin hizmet alanının genişletilmesi, kimlik tanınmıyorsa Türklük ve vatandaşlık kavramının yumuşatılması gibi AKP’nin siyasi egemenlik ve kültürel soykırımı yeni koşullarda sürdürdüğü tezler de yeterli görülür. Kaldı ki, belki geçmişte bir reform olarak görülebilecek bu tür şeyler bile bin imam olayıyla karşılaştırılamaz. Bin imam olayı, Kürdistan’da da dini tümden devlet kontrolüne alma ve yurtsever Kürt dinamiğini bitirme gibi çok olumsuz bir planın parçası olarak gündeme getirilmiştir.
“Diyanet kaldırılmıyorsa böyle olabilir, yeter ki partizanlık yapılmasın” yaklaşımı yetersiz ve yanlış bir yaklaşımdır. Amiyane deyimle ölüm gösterilip sıtma ile yaşamaya razı olmak gibidir.
AKP’nin Kürdistan’da dini nasıl kullandığı açıktır. Kürdistan’daki tüm politikaları Kürtlerin Özgürlük Mücadelesi’ni bitirme ve kontrol almaya yöneliktir. Bu nedenle bu adımda hiçbir iyi niyet yoktur. “AKP partizan davranmıyorsa bu uygulama kabul edilebilir” diyemeyiz. Kürdistan’da yüzlerce yıldır Kürdistan toplumu için düşünen mellelerin tarihsel ve toplumsal olarak oynadığı olumlu rollerinin kirletilmesine ve onurlu geçmişlerine ters bir pratik içine girmelerine seyirci kalamayız.
Kürt melleleri devletten beslenmeden ve Diyanetle bağ içine girmeden dün olduğu gibi bugün de yarın da toplum içinde olumlu, yurtsever ve toplumcu rollerini oynamaya devam etmelidirler. Kuşkusuz dinin devletten uzak durması ilkesini de dün olduğu gibi bugün de korumalıdırlar.