Kürt aydınlarından Celadet Bedirxan (Bedirhan), Atatürk’e yazdığı ünlü mektubunda, ırkçı aşı için kullanılan Türk Ocakları konusunda şöyle diyordu:

"Bu ocaklar, size Türkçü yetiştirdiği gibi, bize de Kürtçü yetiştiriyordu."

Doğrudur, Kürtler milliyetçilik konsunda Türklerden esinlendiler. Türk ırkçılığına tepki olarak, birleşip dayanışmaya, sırt sırta vermeye çabaladılar. Bu konuda, ne kadar başarılı oldular ya da kendi içlerinde hangi engellerle vuruldular, bu ayrı bir mesele.

Ancak Kürtler, Türkler gibi asla ırkçı olmadılar. Onlar, sadece ırkçı barbarlığa karşı, birlik ve dayanışması kozası örmeye çalıştılar.

Şemdinli’de başlattığı başkaldırı ile İran Kürdistanına kadar ilerleyen Şeyh Ubeydullah, 1880 yılında buluştuğu Britanyalı diplomatlara, amaçlarını anlatırken, görgüsüz türediler gibi “soyumuz yüce, kanımız asildir" demiyordu. 1925’de Diyarbakır’da asılarak idam edilen Seid Abdülkadir’in babası da olan Şeyh Ubeydullah, “biz ayrı bir milletiz" diyor ve nihai amaçlarını birleşik Kürdistan olarak açıklıyordu.

Şeyh Ubeydullah, Kürdistan’ın ulusal ruhunun temsilcisiydi. Yakın dostlarından biri de Şeyh Ali idi. Oğlu da, Şeyh Ali’nin oğlu Şeyh Said’le yakın dosttu.

Şeyh Said, 1925 yılında, birlik ve dayanışma için Kürt toplum önderlerine, eliyle yazdığı mektupta şöyle diyordu:

"Türkler ve Osmanlılar bizleri, din ve Hilafet bahanesiyle, 400 seneden beri adım adım köleliğe, karanlığa, cehalete ve yıkıma sürüklediler. (...) Onlar, yanımıza göçmen olarak gelmişlerdi, ama hile yaparak, entrikalar çevirerek, ülkemizi işgal ettiler ve harabeye çevirdiler. Kürdistan, tarihinin hiç bir döneminde, böyle yakılıp yıkılmamıştı. Turancılar ve Bozkurtçular, Kürdistan’ın yıkıntıları üstünde, guguk (pum) kuşu gibi yuvalandılar. Savaşta, elleriniz titremesin. Ölümden korkmayın. Adaletsizlikler, korku, üzüntü, acı ve zulüm dolu bir hayatı kabullenmek, herkes için büyük bir zillettir. Türklerin Kürtlere zulmettiği ve düşmanca davrandığı aşikardır. Türkler, sözlerini tutmamışlardır. Onlara, öyle bir ders verelim ki, bütün dünya onların nasıl ikiyüzlü, kan dökücü ve zalim olduklarını anlasın. Adalet ve özgürlük uğruna ölmek, bu zalimlerle yaşamaktan yeğdir."

Dikkat ederseniz Şeyh, özgürlük ve adalet arayıcısıdır. Irkçı ve şoven söylem yoktur, sözleri arasında. Ondan yıllar sonra, 1984 yılında patlak veren başkaldırının proğramında da ırkçılığa güzelleme yok, tam tersi reddiye vardır.

Irkçılık, Kürtlerin İslama paralel olarak, ruhlarında yaşattıkları kadim dinleri Zerdüştlüğün ana felsefesi “av û agır, erd û ezman" dörtlemesine de aykırıdır. Kürtlerin ruhunda yuvalanmış Zerdüştlükte, her türlü ayırım ve özellikle ırkçılık suçtur, günahtır.

Ancak, onları düşman hedefine oturtan Türk ırkçılığının herhangi bir insani kaide, kuralı yoktu. Utanmadan habersiz, suç ve günahın ne olduğunu da bilinmiyor, tanınmıyorlardı.

O nedenle, fukara kalabalıkları dinle kandırıp dolandırarak desteğini arkalayan AKP diktatörlüğü, Kürdistan’da 1920-1938 barbarlığını da aratan hoyratlıklarla, hayatlar deriyordu. Kendi halkına insan kanı ve kanlı bayrak ile güzelleme yaparak alkış toplamaya çıkan Cumhurbaşkanı, katledilmiş Kürtlere ilişkin rakamları başarılarının delili olarak iftiharla açıklıyordu.

Bu çağda, insanca çözüm yerine, öldürerek ulusal bir davayı sonuca bağlamaya çalışanların diktatörlüğünde, 1920’lerde bile görülmemiş, yaşanmamışıyla, Kürt şehirleri tank ve toplarla haritadan siliniyordu. Bunların dindarlığına yakışanıyla, insanlar diri diri yolda yürüyen ihtiyarlar ve çocuklar panzerlerle ezilerek suretleri yerde çıkarılıyordu. Katiller dokunulmazdı. Kürtçe konuşan, şarkı mırıldanan linç edilmeye çalışılıyor, sonra tutuklanıyorlardı.

Irkçı histeriyle başları öylesine dönmüştü ki, dünyanın neresinde Kürt varsa, kanı helaldi, bunlara. Kürtlerin malı, mülkü vadedilmiş ganimet, Rojavalı bebekler de, nişangaha oturtulmuş hedefti.

Türk ırkçılığı, Rojava genelinde, özel olarak Efrîn’e göz dikmiş, kuşatılmıştı. Tek sebep Kürt düşmanlığıydı. Kafayı Kürtlere takmış, bilincini kaybetmiş megalomanyak bile “Kürtler bize şu kötülüğü yaptı" demedi, demiyor, diyemiyor. Tek dediği; “Kürtlerin varlığı, bizim geleceğimiz için tehlikedir."

Böyle diyor, Şeyh Said’in deyimiyle “göçmen" adam…

Çünkü, Türk olmayan Türk ırkçısının dünyasında, bir Kürt’ün özgürce nefes alıp vermesi bile göz darlığı vesilesidir. Kürt yaşarsa, eninde, sonunda yurt hırsızı, mal, mülk talancısının karşısına dikilecek.

Onun için, Kürdü görünce kırmızı görmüş boğaya dönüşüyor, gözü kararıyor, füzeleri ateşleyerek beşikte uyuyan Efrînli bebeğin, kuzu peşinden giden çocuğun ruhunu almayı insanlık sanıyordu, ırkçı kafa.

Oysa, her bebeğin çığlığı, Kürdistan ulusal (milli) ruhunu ayağa kaldıran “hewar" sesiydi.

Ve, dört parçada artık, “ırkçı barbarlığa karşı ulusal dayanışma" haykırışları…