17 Şubat 2015 günü Ankara’da Merasim Sokak’ta Deniz Kuvvetleri Komutanlığı, Hava Kuvvetleri Komutanlığı, Genelkurmay Başkanlığı, Maliye Bakanlığı, Meclis binalarının ve diğer devlet kurumlarının olduğu sokakta TAK askeri hedeflere yönelik bir eylem gerçekleştirdi. Eylemin sonuçlarına ilişkin Türk devlet yetkilileri olayın en başından itibaren birbirleri ile çelişkili açıklamalar yaptı. Valilik ölü sayısının 5 olduğunu, Sağlık bakanı 11, İçişleri bakanı 18, derken Başbakan 27’si asker biri sivil, Tayyip Erdoğan 20’si rütbeli asker 8’i sivil vb açıklamalar yaptılar gün içinde. 61 ise yaralı sayısı vardı.
Eylemi ise Türk devlet yetkilileri en tepeden alta PYD-YPG’ye yükleme telaşına girdiler. Skandallar zinciri devlet açısından bununla sınırlı kalmıyordu. Ve eylemi Teyrêbazên Azadiya Kurdistan (TAK) üstlenince ve de eylemin detaylı görüntüleri ortaya çıkınca Türk devletinin nasıl bir şok içinde olduğu açığa çıkmış oldu.
Eylem alanındaki görüntülerde üç büyük askeri servis aracı tamamen yanmıştı. Araçların sadece iskeleti kalmıştı. İki araç da ağır darbeler almıştı. Yani o araçlarda ortalama 40-45 asker ya da askeri personel bulunuyordu. Zaten Ankara Numune Hastanesi, GATA ve diğer hastanelerde çalışan bazı kaynaklar yanmış asker cesetlerinin çok fazla olduğunu belirtiyorlardı. Zaten devletin zirvesinde yaşanan korku, panik ve telaşla yapılan saldırganlık da olayın büyüklüğünü gösteriyordu.
Ayrıca Türk devletinin çokça övündüğü istihbarat alma başarısının da bir fiyasko olduğu ortaya çıkıyordu. Yine devletin cumhurbaşkanı ve başbakanından bakanlarına, valisine kadar her kademesinin içler açısı cahillikleri içinde olduğunu bu eylem bütün boyutları ile göstermiş oldu.
Önemli bir nokta ise bu eylemin Türkiye toplumundaki yansıması... Dikkat edelim bu eylem üzerinden devlet kendisinin mağdur olduğunu açıklayamıyor, çünkü Kürdistan’da yapılan sivil katliamlara tepki olarak askeri hedef sözkonusu. Devletin kalbinde gerçekleşmiş. Devlet bu eylemi ırkçı-milliyetçi saldırılar için de eskisi gibi zemin yapamadı. Çünkü Türkiye toplumu yaşananın bir savaş olduğunu ve "etme bulma dünyasında" yaşadığının farkında.
Bunun nedeni ise eylemi gerçekleştiren Teyrêbazên Azadiya Kurdistan (TAK) örgütünün açıklamasında gizli. Açıklamada eylemin gerekçesi şu sözlerle ifade ediliyordu: "Bu eylem Cizre’de bodrumlarda hunharca katledilen savunmasız, yaralı sivil insanlarımızın intikamı için yapılmıştır. Tüm herkes şunu bilsin ki bunun sorumlusu yaralı insanlarımızın yakılması talimatını verenlerdir. Savaşta hiçbir kural tanımayan, halkımızın yaşadığı şehirleri yerle bir eden faşist Erdoğan-AKP çetesi bu ateşin kendilerini yakacağını da bilmeliler. TAK olarak daha öncede ilan ettik; Kürt halkına yönelecek her türlü saldırının hesabını soracağız. Kürt halkına yaşatılan her acının intikamını misliyle alacağız. Kürt Halkının Düşmanları! Kürt halkına düşmanlığın bir bedeli vardır. Yaptığınız her saldırının hesabı mutlaka sorulacaktır. Hiç bir yerde, hiç bir zaman güvende değilsiniz. Nasıl ki savunmasız halkımızın evlerini başlarına yıktıysanız bizde Karargahlarınızı başınıza yıkacağız. Başta faşist TC–AKP devleti ve tüm yardakçıları olmak üzere, tüm herkes şunu iyi bilmelidir ki; Kürt halkına yaşattığınız her acıyı binlerce katıyla siz yaşayacaksınız. Halkımıza en büyük acıları yaşatan ve tarihin her döneminde Saray kapılarında onurunu ve şerefini satarak yaşamaya çalışan hain işbirlikçiler; TAK’ın tarihsel adaletinden kaçamayacaksınız."
Bu açıklamanın temelini oluşturan Cizre, Sur ve diğer alanlardeki devletin katliamlarının yapılması, eylemin gerekçesi olarak belirtiliyor. Ve bu gerekçe toplumun derin algısında askeri meşruiyet ve misilleme hakkı olarak tanımlanabiliyor. Zaten önceki dönemlerde benzer durumlar olduğunda ortaya çıktığında Türk devleti ve milliyetçi histeri ile hareket ederdi. Bu kezde yaptı. Ama PYD ve YPG’yi bahane ederek Rojava’ya saldırdı. Ama bu uluslararası alanda da tutmadı. Çünkü Türk devletinin yalanları, oluşturmak istediği algı gerçekten çok basit ve ucuzcaydı.
Oysa bu eylemin askeri, siyasi, sosyolojik sonuçlarının büyük olduğunu ve önümüzdeki döneme karakter verecek bir şiddet ve çatışma olasılığını ortaya koyuyor. Zaten yakın zamanda bunun sonuçlarının askeri alana, siyasete ve topluma etkisini çok daha açık bir şekilde göreceğiz. Zira "rüzgar eken fırtına biçer, fırtına eken kasırga biçer" sözünün Ankara’da gerçekleşmiş hali olarak da tanımlanabilecek bu durum şuna da işare ediyor. Kürt öfkesi, Kürt kanının yerde kalmayacağını gösterdiği için de Kürt toplumunun mücadele ve direniş bilincini daha fazla büyütecektir. Yani olan AKP’nin politikalarına, Türk devletinin kendisini abartılı gören kişilik özelliklerine oldu.