
Erdoğan ve AKP'nin Kürt düşmanlığı üzerine kurulu savaşları Türkiye'nin dengesini bozmuş durumda. Adeta bir deli dana gibi nereye savrulacağı, nereyi tahrip edeceğini öngörmek zorlaşıyor. Batılılar Erdoğan'ı Kaddafi'ye benzetmişlerdi. Ne yapacağı belli olmayan, kestirilemeyen birisi diye. Tabi burada Kaddafi'nin kişiliğini ve özgünlüğünü ayırmak gerek. Erdoğan'ı bu anlamda Kaddafi'yle kıyaslamak ona haksızlık olur. Ancak Erdoğan'ın iktidar hırsı ve Kürt düşmanlığı Türkiye'yi büyük bir çıkmazla karşı karşıya getirdi.
Erdoğan Türkiye'de meydanı boş bulmuş. Onun için istediği gibi konuşuyor ve gürlüyor. Irkçılık ve milliyetçilik egemen. Buna dayanarak Kürtler ve önderleri, örgütleri hakkında her şeyi söyleme hakkını kendisinde görüyor. Bu kadar mutlak egemenlik ve otoriterlik tanrılarda bile yok. Kürtler hakkında sadece Türk egemenleri konuşabilir, Erdoğan'lar kimi isterse o makul olur. Yoksa Kürtlerin tercih yapmaları sadece sapkınlık ve terörizm olur! Kürtlerin en büyük örgütleri "PKK terörist. PYD de teröristtir. Bunlar Kürtleri temsil edemez!" Kim edebilir? Erdoğan'ın uygun gördükleri. Onlar kim? Ortada yok. Çünkü Erdoğan Kürtleri bir halk ve irade olarak kabul etmiyor. Etseydi Kürtlerin örgütlerine bu kadar kafayı takmaz onlarla nasıl birlik ve ittifak kuracağına bakardı.
İmralı ile yapılan görüşmeler gösterdi ki, Kürtler çözüme ve demokrasiye hazırlar. Görüşmeler süresince çatışmalar da durdu, kimse ölmedi. Rojava Kürtleri de Türkiye'ye komşuluk elini uzattı. Dost olalım, dedi. Bundan daha iyi ne olabilirdi. Daha yakın bir zamana kadar Davutoğlu Ortadoğu ateş çemberi gibi, içimizde sağladığımız bu güvenlikli ortam bir "başarı öyküsüdür" diyordu. Evet, ateşkes ve görüşmeler Türkiye'ye nefes aldırmış, içte rahatlatmıştı. Şimdi o başarı öyküsünün yerinde yeller değil felaketler esmeye başladı.
İçte Kürt sorununu çözmüş, dışarıda Kürtlerle dost olmuş bir Türkiye bugünkü sorunları kesinlikle yaşamazdı. Ortadoğu'da hem model bir demokrasi hem de saygınlığı olan bir devlet olurdu. Şimdi BM kararlarını takmam, Rojava'ya saldırmaya devam edeceğim, Cizre'de hiç bir hukuka uymam, katliamlara devam edeceğim, diyor. Suriye'de en gerici katil sürüleriyle yan yana gelmekten, DAİŞ ve El Nusra ile birlikte anılmaktan rahatsız olmuyor. Onlar sınır komşusu iken ses çıkarmadı. Demokratik Suriye Güçleri bu çeteleri sürmeye başlayında Türkiye ipini koparmış bir deli dana gibi sağa sola saldırmaya başladı.
Rusya hava saldırılarıyla bu çeteleri sınırda zorlayınca Erdoğan Rus uçağının düşürülmesini bile emretti. Bununla Rusya'yı durduracak, sınıra yaklaştırmayacaktı. Bu krizi ABD ve NATO üzerinden de az bir zararla atlatacaktı. Sonuçta da bu sınır koridoru denetimlerinde kalacak ve DAİŞ'e, El Nusra'ya silah, cephane ve militan akışı devam edecekti. Bunlar tutmadı tabi. Şimdi sınır kapatılmaya başlayınca direkt kendisi savaşa girmeye başladı. Kendisine hiç bir saldırı olmadığı halde topların namlusunu başka bir devletin sınırlarına çevirip bombalaması savaş başlatmak, savaşa girmek dışında başka bir anlama gelmez.
Kürt düşmanlığı gözlerini o kadar kör, yüreklerini o kadar karartmış ki, kardeşlerim, vatandaşlarım dediği Cizrelileri, Silopilileri, Surluları tanklarla vurmaya, dünyanın gözü önünde canlı yanınlarda katletmeye devam etmektedirler. Dağlarda işledikleri suçları gizlemeleri o kadar zor değildi. Şimdi şehirlerde de aynısını yapmaya, binaları ve cesetleri yakarak delilleri ortadan kaldırmaya devam ediyorlar. Dersim, Şeyh Said katliamlarından sonra da uzun yıllar bu bölgeleri yabancılara ve basına kapatmışlardı. Katliam izlerinin yok olmasını sağlamaya çalışmışlardı. Bu konuda kirli bir geçmişleri ve birikmiş deneyimleri var.
Erdoğan, 'ben yaradılanı yaradandan ötürü severim' diye nutuklar çekiyordu. Anlaşılan Kürtlerin yaradanını kendisininkiyle bir tutmuyordu. Erdoğan ve Davutoğlu'nun ağzından Kürtlere dönük kan ve ateş fışkırıyor. Türk ordusunun tüm savaş uçakları otuz yıldır sadece Kürtleri bombalıyor. Ordunun savaşan tüm güçleri, paramiliter unsurları yine sadece Kürtleri öldürmek için kullanılıyor. Halbuki bu orduda Kürtlerden toplanan yüzbinlerce Kürt genci de askerlik yapmaktadır. O bombalar, savaş uçakları Kürtlerden de toplanan vergilerle alınmaktadır. Ancak bu yıkım araçları sadece ve sadece cumhuriyet kurulduğundan beri Kürtlere karşı kullanılmaktadır.
Erdoğan zihniyet olarak kendisini Kürtlere dost yapamadı. DAİŞ ve El Nusra çetelerine zihnen kendisini daha yakın gördü. Şimdi de en gerici Suudi ve Katar emirliğiyle birlik kurarak Suriye'de DAİŞ vb kurtarmaya ve Kürtlerin önünü kesmeye çalışıyor. Onlardan militan devşirerek PÖH bünyesinde maaşa bağlayarak İdil'de, Gever'de, Cizre'de kullanmaya çalışıyor.
Suriye sınırını DAİŞ istediği gibi kullandı. Türk yetkilileri her türlü desteği sundu. Savaşın bu kadar uzaması ve yıkımlara yol açmasında bunun büyük bir payı var. Erdoğan yüzbinlerce insanın ölümünden, milyonlarca mülteciden sadece Esad'ı sorumlu tutuyor. DAİŞ'e verdiği destekle kendi payını ısrarla gizlemeye çalışıyor. Kobanê'deki yıkım ve ölümlerde hiç payı ve sorumluluğu yokmuş gibi davranıyor. Suruç ve Ankara katlimaları işine geldiği için gündeme bile almak istemiyor. Ama DAİŞ'e desteği burada kalmıyor tabi. Tüm Türkiye topraklarını DAİŞ'e açtı. DAİŞ, Türkiye'de istediği gibi örgütlenmeye, İstanbul'da dergi çıkarmaya Erdoğan'ı da kafir ilan etmeye başladı. Kürt düşmanlığı ve onlara karşı DAİŞ gibi güçlerle ittifak Türkiye'nin başına hak ettiği belayı getiriyor, daha da getirecek.
Erdoğan ve ırkçı kesimlerin bu kanlı oyunlarını ve faşizmini bertaraf etmek için daha çok direnmek, daha çok örgütlenmek gerekiyor. Bunlar Türkiye'yi gerçek bir felakete sürüklemeye devam ediyorlar. Halkların barışı ve demokrasi için anti-faşist birliği örmek ve direnişi halka mal etmek en acil görev durumunda.