Bunun anlamı, Kürt özgürlük hareketine karşı saldırının „uluslararası“ karakter taşıdığıdır.
Neden?
Çünkü Kürt özgürlük hareketi „klasik bir milli kurtuluş hareketi“ değil, uluslararası bir harekettir. Uluslararası bir harekete karşı saldırının da uluslararası olması doğaldır. Adının „Kürt“ olması, onun ilk kaynağının Kürt olmasındandır. Kürt halkının öncülüğünde başlayan bu hareket, dünyadaki birbirine düşman „emperyalist çözümlerin“ dışındaki biricik „reel“, „somut“, „elle tutulur“ barışçı, adaletli, sosyal perspektifli, ekolojik ve cinsiyet özgürlükçü alternatiftir.
Başka „alternatifler“ de vardır. Ama bunlar ya yereldir. Ya da görünür gelecekte dünya çapındaki gelişmeyi etkileyecek güçte değildir.
Kürt özgürlük hareketi ise, belki de insanlığın yakın geleceğinin belirlendiği bir „bölgede“ o bölgeyi aralarında paylaşmak isteyen devletlere karşı o bölge halklarının ortak çıkarlarını ifade etmekle kalmıyor, bütün bu devletlerin arasındaki kanlı paylaşım kavgasını durdurabilecek biricik „esinlendirici“ güç olarak karşımızda duruyor.
Şu anda, Kürt özgürlük hareketi, Kürdistan coğrafyasının bütün parçalarında ya Kürt halkının çoğunluğunu örgütlemiştir, ya da en aktif ve bilinçli kesimlerini saflarında toplamıştır. Şu bir gerçektir; bütün parçalarda yalnızca Kürt özgürlük hareketi var; diğerleri ise, yerel olmanın ötesine geçemiyor. O nedenle Kürt özgürlük hareketinin kapsamı genişliyor, derinliği sürekli büyüyor. Gelecek belli ki, onundur. Çağımızda hiçbir politik, toplumsal güç, kendisini yerellikle sınırlayamaz, kapitalist küreselleşme çağında, halkların biricik perspektifi toplumsal „küreselleşme“dir.
Elbette bütün parçalarda var olmak, Kürt özgürlük hareketini kendiliğinden „toplumsal küreselleşme“ hareketi düzeyine yükseltmez. Kürt özgürlük hareketinin „toplumsal küreselleşme“ düzeyine yükselmesine yol açan iki temel faktör var: Birincisi, bu hareketin „milliyetçiliğe“ karşı alternatif bir „demokratik uluslaşma“ hareketi olmasıdır; halklar arasındaki „geçici“ ittifaklardan farklı olarak, bütün kimliklerin çeşitlilik içinde kalıcı birliğine yönelmektir. Bu yalnızca ütopya değildir. Gerçekçi bir yönelimdir. Onun dayanağı, insan uygarlığının „rahmi“ olan Mezopotamya’da, Kürt halkının bütün bölge halklarıyla „komşu“ olması ve bu „komşuluğun“, insan uygarlığın düşmanı barbarlara karşı mücadele içinde, adım adım „demokratik ulus“a dönüşme imkanıdır. Milliyetçiliği ve devletçiliği silip süpürecek olan ütopya, Mezopotamya’da aynı zamanda gerçekçi bir hedeftir.
İkinci faktör, içinden geçtiğimiz zaman diliminin, Kürt halkına tanıdığı tarihi misyonla ilgilidir. Bu bölge, dünya kapitalizminin bütün çelişkileri, hedefleri, düşmanlıkları, tehlikeli potansiyeli ile „yoğunlaştığı“ bölgedir. İnsanlığın yakın geleceği, Basra körfezine, Mezopotamya’ya, onun „mücavir“ alanlarına, özel olarak Kürdistan’a kimin egemen olacağıyla belirlenecek. Petrole, gaza, suya kimin egemen olacağı yakın geleceğimizin nasıl olacağını gösterecek.
Bu çağımızın en önemli „uluslararası“ gerçeğidir. Ve Kürt özgürlük hareketi işte bu bölgede „paylaşmacı, hegemonyacı“ güçler dışında kalan biricik demokratik, halkçı alternatif olduğu için, Kürt özgürlük hareketi „dünya çapında“ bir hareket düzeyine yükselmiştir. Kürt özgürlük hareketinin bu bölgede „Demokratik Ulus, Demokratik Cumhuriyet ve Demokratik Özerklik“ programını hayata geçirmede atacağı her başarılı adım, dünya ölçeğinde etkide bulunacak ve halkların refahı, saadeti, özgürlüğü bu adımların derinliği ölçüsünde gerçekliğe kavuşacak… Bu hareketin başarısı, bölgeyi „paylaşılan“ bir bölge olmaktan çıkaracak, kapitalist merkezlerden, yani Avrupa Birliğinden, ABD, Kanada ve diğerlerinden farklı bir „küresel entegrasyon“ modeli yaratacak.
Bu perspektif elbette Allahın emri değil. Elde edilmesi zor bir hedef. Ama, Kürt özgürlük hareketinin tarihi, şu otuz yıllık sürekli, kesintisiz direniş ortada bu hedefe ulaşmaya yetenekli bir güç olduğunu çoktan kanıtladı. Siz tarihte kendi hedefine „iktidar olmadan“ otuz yıl boyunca en amansız zulüm altında bu şekilde yürüyen bir başka örnekten söz edebilir misiniz? İşte „ütopyayı“ gerçeğe çevirme potansiyeli, bu tarihsel gerçekliğe dayanıyor.
Şimdi bu büyük yürüyüşün başındaki insan, İmralı’da „ölüm tehlikesi“ altında direniyor.
Yok edilmek istenen „klasik bir milli hareket“ değildir…Dünya çapında tarihsel önem taşıyan bir hareket, onun önderinin şahsında yok edilmek isteniyor…
O halde direniş de insanlık geleceğine yakışır düzeyde olmalıdır.
Meclis komisyonlarında „devlete“ „rapor“ verenler, şu anda devletin „istihbaratını„, „polisini“, „ordusunu“ yönetenlerle „gizli toplantı“ yapanlar, adım adım bir „muvazaanın“ tezgahında dokunan kirli bir kumaşın „desenleri“ haline geliyorlar. Tarih her „milletin“ yüzüne sık sık gülmez. Kürtlere gülmüştür. Onu bir kere daha ağlatanları tarih affetmez.