Kürt siyasetçi Aysel Tuğluk’un annesi Hatun Tuğluk‘un cenazesi, Ankara‘da gömüldükten sonra, ırkçıların taarruzu üzerine, mezarından çıkarılıp kaçırılarak parçalanmaktan kurtarılıyordu. İhtiyar kadının ölüsü, kızının isteğiyle Kürdistan‘a götürülüyor, Dersim toprağına gömülüyordu.

Erdoğan’ın konuşmak istemediği konulardaki sesi Kalın İbrahim de, “mezara saldırının medeniyetimizle asla bağdaşmadığını“ söylüyordu.

Oysa o yalan, bu yalan, bütün söyledikleri külliyen yalandı. Bunların medeniyetlerinin tarihi, ölüler konusunda insanlık vicdanına karşı işlenmiş suçlarla doludur. Bu suçların devamı olarak ortalık, Kürtlerin kayıp mezarları tarlasıdır. Şeyh Said ve 46 arkadaşı, Albay Cıbranlı Halit Bey, Kürt Teali Cemiyetinin kurucularından isyancı Şeyh Ubeydullah Seid Abdülkadir ve Seid Rıza kayıp mezarlarda yatmaktadır.

Başka hiç bir halkın cibiliyetinde olmayan rezaletlerle, ölüye saygısızlık manzaraların devamı olarak en son, şan olsun diye Hatun Tuğluk’un ölüsünü kaçırmaya yeltendiler. Ama insanlığın tepkisi tepelerinde patladı. Bunun üzerine Recep Erdoğan’ın konuşmak istemediği zamanlar, onun ağzı ve dili görevini üstlenen İbrahim Kalın, saldırıya “medeniyetimizde yeri yok" diye ortaya çıktı.

İbrahim Kalın’ın “bizim medeniyetimiz" dediği, bir insanlık felaketiydi. IŞİD ruhu bütün hızıyla hayata geçiriliyor, Kürt mezarlıkları karadan ve havadan taarruza maruz kalıyordu. Erdoğan, ölüler diyarı mezarlıklara bu utanç verici saldırıyı, “sevgili milleti"ne, “terör yuvalarını yerle bir ettik" diye müjdeliyordu.

Bu kadar da değildi, maganda raconu: Katledilmiş, ruhu alınmış, karşı koyma gücü öldürülmüş Kürt kadınlarını çıplak ederek yol kenarlarına atmak, bunlar için şeref kazanmak oluyordu. Ölülerin kulaklarını kesmek de şeref madalyası…

IŞİD’leşmeydi, bu. Kürt gençlerinin kesik başlarıyla, zafer fotoğrafları çektirmek övünme vesilesiydi.

“Bizim medeniyet" denilen rezalette, İstanbul şehrine ruh veren bütün medeniyetlerin mezarlıkları talan edildi. Dümdüz edilen alanlarda, insan kemiklerinin üstünde, huzur içinde yaşamak üzere evler, kazanç getiren alış-veriş siteleri inşa edildi.

Hatun Tuğluk’un cenazesindeki tertipten, istedikleri kazancı elde edemeyince, çetecilikten derhal devlet vaziyetine geçtiler. Oysa, saldırı organize idi. İnceden inceye hazırlanmış…

Ama istenilen kazancı elde edemeyince, lümpenin (ayak takımı) ayağıyla,aynada yansıyan yüzlerine tükürdüler.

Osman Baydemir, yalanlarını yüzlerine çarpmak için, cenazeyi mezardan alıp götürmek sokaklarda dolaştırarak parçalamak için, traktör bile getirdiklerini söylüyor, devam ediyordu:

“Cenaze mezarlığa ulaştığı andan itibaren önceden örgütlenmiş bir faşist güruhun saldırısına maruz kaldık. Bir buçuk saat boyunca taş ve sopalarla mezarlığa giren ve kabri tekmeleyen saldırganlara yönelik hiçbir polis müdahalesi olmadı".

Gerçek buydu. Onların söyledikleri ise tepeden tırnağa kadar yalan, dolandı.

Ve bizler, onların yalanlarına alışığız. 1970’lerde, eski albay Türkeş, komando eğitiminden geçmiş para-militer Ülkücülerin Başbuğu idi. Ülkücüler, sokaklarda Türklere karşı Türklük savaşı veriyor, günde bir kaç cenaze kalkıyordu. Türkeş, cinayetleri kınamak için herkesten önce öne atılıyor, cenazelere de çiçek gönderiyordu.

Bugünkü Faşist oligarşinin tümü Maraş ve Sivas katliamları en başta bütün kanlı olayları kınamışlardı. Üstlerinden kan damlayanların hiç biri, cinayetleri sahiplenmiyordu.

Yalan, dolan dolambacı bir yana sözüm sanadır, Kürt:

Yer yüzü boyunca (Kürdistan’ın bütün parçalarında) sana karşı ittifaklar kuruyor Türk ırkçılığı…

Çıkar çekişmesinde Acem ve Arap’la kanlı bıçaklı. Ama senin davan söz konusu olunca, canını almak için, onların önlerinde taklalar atıp “elini ver öpeyim, birlikte vuralım" diyor.

Kürtlerin ulusal birliğine karşı “koç başı" olarak kullandığı Güney Kürdistan’ın bağımsızlığı söz konusu olunca, o da bir anda can düşmanı oldu.

İçerde ise ülkelerine yolu düşen, iş arayan Kürtleri orada, burada kurşunluyor, yakaladıklarını linç etmeye kalkışıyor, ihtiyar Hatun Tuğluk olayında olduğu gibi ölülerini de mezarlıklarına kabul etmiyorlar.

Ben hiç bir şey demiyor, yol, yordam göstermiyorum. Sadece iki kısacık sorum var sana:

Haysiyeti kırım, boynu bükük Kürt, ne dersin bu işlere? Şimdi değilse ne zaman?...