
Birinci Amed Uluslararası Film Festivali düzenleyicileri, alışılagelmiş endüstriyel organizasyonlara alternatif geliştirme iddiasında. Ortadoğu Sinema Akademisi Derneği’nin düzenlediği ve 22-28 Ekim tarihleri arasında yapılacak festival için başvuru süresinin tam ortasındayız. Bu vesileyle organizatörlerle hem katılım düzeyini hem de Amed Uluslararası Film Festivali’nin sahip olduğu sanat anlayışını konuşmak istedik. Sorularımızı, festival komitesinden Ortadoğu Sinema Akademisi Derneği Yönetim Kurulu Üyesi İbrahim Yıldırım yanıtladı.
Dernek olarak alternatif olma iddiasıyla yola çıktınız. Amed Film Festivali, hangi yönleriyle diğer festivallerden farklı?
Sinemanın ciddi anlamda bir endüstri olduğu aşikardır. Festivaller de bu endüstrinin vitrinleri-pazarı konumundadır. Belirli ölçülerde sanatsal çıtalara sahip olsalar da temelde kültür endüstrisinin bir aracı konumundadırlar. Yani filmlerin izleyiciye ulaşması sürecinin başında bulunan yapımcı ve dağıtımcı şirketler bu endüstrinin takdirini kazanmış filmlere öncelik vermektedirler. Bu önceliğin en temel referansı ise ‘prestijli festivaller’ olmaktadır. Böylece Kürtler gibi, toplumsal mücadelenin yanı sıra yeni toplumsal bir öneri ile dünya sahnesinde her alanda mücadele eden halkların, toplumcu sanatı çok fazla izleyiciye ulaşamamaktadır. Çünkü kapitalizm bu sanat perspektifinden beslenememektedir. Bu anlamda Uluslararası Amed Film Festivali, bağımsız, demokratik, toplumcu ve toplumdan beslenen, toplumsal olanı içeren filmlere öncelik vermektedir. Bundan dolayı, festivale katılan filmlerin başarı ölçüsü, maddiyat-para ile değil, toplumsal değerlerle ölçülmektedir. Bu sebepten ötürü verdiğimiz ödüller; ‘Kadın Özgürlüğü, Çok Kültürlülük, Ekoloji’ gibi demokratik toplum paradigması değerleri ile ifade edilmektedir.
Bunun yanı sıra festivali sadece birkaç sinema salonuna sıkıştırmayacağız. Sinema festivalleri çoğunlukla birkaç salon etkinliği düzeyinde kalmakta ve böylece de elit bir etkinlik görüntüsü ortaya çıkarmaktadır. Oysa bir ürünün sanatsal içeriğinin takdiri halka aittir diye düşünüyoruz.
Derneğiniz, alternatif sanat anlayışını da vurguluyor. Reddettiğiniz, nasıl bir sanat anlayışıdır?
Genel olarak sanat, toplumun manevi değerlerinin maddi karşılıklara büründürülüp, estetize edilmesi ve bunun yeniden halka sunulması sürecidir. Toplumsal olanın tarihine bakıldığında, sanatında bu akış içerisinde başat ve paralel bir seyri olduğu görülmektedir. Fakat kapitalist modernite ve onun estetik bilinci, toplumsal olan her değerin satılıp alınan birer metaya dönüşmesini zorunlu kılmaktadır. Toplumun yarattığı manevi değerlerin, toplumdan sakınılması, çarpıtılması, içinin boşaltılması ya da ulaşılması güç birer nesneye dönüştürülmesi ve esasta toplum karşıtı bir pozisyona düşürülmesi söz konusudur. Kendi zihinsel çerçevesini de yaratan kapitalist modernite, sanatı ve üreticisi olarak sanatçıyı da etkilemektedir. Kendi ‘sanat ilkelerini’ de sanatçılar eliyle yaratmaktadır. Sinema da bu durumdan payını almaktadır. Doğası gereği ciddi bir üretim ve dağıtım sistemine ihtiyaç duyan sinema, toplumu topluma ya da bireyi topluma gösterirken gerçeği, tarihi kırmakta ve yeniden yapılandırmaktadır. Bu yolla toplum, birey ve insani olan her şey sürekli yara almaktadır ve bu süreç topluma rağmen olabilmektedir. Tabii bu eleştiriyi hakim algı ve işleyişe yöneltiyoruz. Egemen olana direnen ve bağlamı itibariyle alternatif olan üretimlerin buluşmasına bir alan açmak da festivalimizin temel misyonlarından biri olmaktadır.
Son yıllarda Kürdistan’ın birçok yerinde yerel film günleri veya festivalleri düzenlenmeye başladı. Yürütülen bu çalışmaların niteliğini nasıl değerlendiriyorsunuz?
Öncelikle bu tarz etkinlikler artık Kürtlerin de sinema yoluyla kendilerini anlatabilecek bir düzeye ve de birikime ulaşmaya başladığının göstergesidir. Bu çok önemli. Yapılan festivaller, Kürtlerin birçok alanda olduğu gibi sinema alanında da kendi yollarını açmaya başladığının bir resmidir. Ortadoğu ülkelerine baktığımızda, sinemanın ve sinema etrafında gelişen tüm etkinliklerin işgalci emperyalist ülkeler eliyle ve zihniyle geliştiği görülmektedir. Dolayısıyla sinema da bu topraklarda bir işgalci misyoner rolü oynadı. Daha sonra ise, her ülkede olduğu gibi devletin bir ‘kitle imha silahına’ dönüştü. Nasıl ki, devletsiz bir halk olma ‘dezavantajını’ müthiş bir avantaja dönüştürmeyi başardıysak, sinema alanında da kendi öz gücümüze dayanarak kendi sinemamızı üreteceğiz. Bu anlamda niteliksel durumun, sürdürülecek üretim ve yaratımlarla besleneceğini ve gelişimin doğal bir sürece tekabül ettiğini söyleyebiliriz. Fakat unutmamak gerekir ki, niteliği de dünyayı, sanatı, toplumu, tarihi kavrama biçimimiz belirler. Son yıllardaki gelişmeleri bu çerçevede çok değerli buluyoruz, çünkü bunu biz kendi değerlerimize dayanarak yapıyoruz.
Sinemayla ilgili yürütülen tartışmalarda kimi zaman henüz bir Kürt sinemasının oluşmadığı ifade ediliyor. Siz bu konuda ne düşünüyorsunuz?
Kürt sinemasını değerlendirmek, ulus-sinemasını dolayısıyla da ulusu ve ulus-devleti açımlamaya giden uzun bir yol. Bu noktada Kürtlerin ulus ve ulus-devlete bakışı ürettikleri sinemayı da belirliyor. Dünya sinema tarihine bakıldığında bu durum daha net anlaşılır. Çünkü ulus-devletin şaha kalktığı ve günümüz dünyasını şekillendirdiği tarih dilimi sinemanın da şekillenmeye başladığı dönemdir. Kürt sineması tartışmasının bu derece bulanıkmış gibi durması da buradan geliyor. Bilinen anlamda, yani asimilasyonu dayatan, devlet eksenli toplumsal değerleri resmeden, devleti tanrılaştıran, milliyetçiliği, ötekileştirmeyi, yok saymayı esas alan bir sinema yapması Kürtlerin toplumsal, tarihsel ve bilişsel birikimine ters bir durum. Bu sebeple, evet Kürtler de sinema yapıyor ve bunun adı ‘Kürt sineması‘, lakin bilinen anlamdaki ulus sineması argümanı ile tanımlamaya çalışmak bir çıkmaza götürüyor. Bugün Yılmaz Güney’in Türk ya da Kürt kimliğine kanıt aramak acizliği bunun en yakın örneği. Yılmaz Güney bir Kürt yönetmen, doğru ama yaşadığı coğrafyayı kapsayacak bir perspektife de sahip bir yönetmen ve bu da ulus-devlet tuzağına düşmeyen Kürdün en temel ve çözücü özelliğini kendinde ve sinemasında barındırıyor. Bu özellik, her alanda olduğu gibi sinema alanında da önemli ve kapsayıcı bir avantaj. Dolayısıyla Kürtlerin yaptığı sinemayı ya da Kürt sinemasını tanımlamak için, demokratik toplum paradigması ve onun ilkelerine bakmak ve sinemamızı bu çerçevede tanımlamak gerekiyor. Diğer türlü, bizi ve fiiliyatımızı karşılamayan bir kavram kargaşasına düşmüş oluruz.
Kürt sinemacılar Amed’de buluşuyor
Festivaliniz için başvuru süresi 1 Temmuz’da başladı. Katılım düzeyi nasıl? Daha çok hangi ürünlerle katılım sağlanıyor?
Belli oranda başvuru aldık ve devam ediyor. Beklentimizi karşılayan bir başvuru söz konusu. Toplumsal gerçekliğimize bağlı olarak belgesel film başvurusu ağırlıkta. Bu da anlaşılır bir durum. Çok hareketli ve dinamik bir gündemimiz var halk olarak, ayrıca geçmişi ve geleceği günümüzle birlikte yaşıyoruz. Toplumsal belleğimiz bu yüzden çok diri. Sinemada bunun en güncel ve sıcak karşılığı belgesel oluyor. Diğer yandan kısa film ve uzun metraj başvurular da var. Başvurular 15 Eylül’ e kadar devam edecek. Avrupa’da yaşayan sinemacılarla da bu süreçte iletişime geçtik. Bu konunun önemli olduğunu düşünüyoruz. Çünkü ciddi bir iletişim sorunu söz konusu. Şimdiye kadar ulaştığımız sinemacı arkadaşlardan da olumlu bir karşılık aldık. Filmlerin burada halkla buluşabileceği bir zemin var ve biz Avrupa’daki Kürt sinemacılarla bu zeminde buluşmak istiyoruz. Sinema konusunda Kürt sinemacılar olarak ciddi bir birikime sahip olduğumuzu biliyoruz. Fakat bu birikimi paylaşacağımız çok fazla zemin yok. Bu anlamda Avrupa’daki Kürt sinemacıları festivale katılmaya çağırıyoruz. Katılımları ile birlikte daha güçlü bir festivalin temellerini atacağız ve Kürt sinemasına hep birlikte önemli bir ivme kazandıracağız.
MERAL ÇİÇEK