Her zamanki gibi siyasetten sosyal yaşama kadar çalkantılı bir haftanın geçtiği İngiltere’de, Kürtler ve genel anlamda sinema severler için Londra Kürt Film Festivali, gündemi tamamen işgal eden gelişmelerin başında geliyor. Yaklaşık 600 konuğun bulunduğu festivalin açılış resepsiyonu geçtiğimiz Cuma akşamı yapıldı. Haftalar öncesinden reklamı yapılan festival açılışının bu kadar ihtişamlı geçeceğini sanırım hiç kimse tahmin etmezdi. Tahmin edilenin aksine, herhangi bir aksilik çıkmadı. Herkes şık. Herkes güzel. Filmler güzel. Biz çok güzeldik. Ortak şiar ise Rojava devrimi. Lehçe farklılıklarının ne önemi var ki! Ha İngilizce konuşulmuş, ha Türkçe. Farklı dillerle konuşuldu belki ama o kadar iyi anlaşıldı ki!
Düşünülenin aksine her şey dört dörtlüktü. Kürtlerin gerçek yaşamında her ne kadar savaş ve çatışma varsa da, festivalin açılışında da bir o kadar barış ve beraberlik vardı. Kürdistan’ın dört parçasından gelen yönetmenlerin ve izleyicilerin katıldığı festival, tam bir şölen havasındaydı. Sanki kıyımlardan geçirilenler biz değilmişiz gibi; sanki yüzyıllardır birbirine düşürülenler biz değilmişiz gibi. Herkes kol kola; diz dize. Dil ortak, filmler ortak, düşünceler ortak, acıların dillendirilişleri ortak. Sanki hiç bölünmemişiz gibi. Sınırlar hiç olmamış gibi.
Bizi onlarca sene önce bölen İngiltere bizi bir akşamda tekrar birleştirmek ister gibi. Ellerimizden tutmuş, bizi hep birlikte halaya tutmak istermiş gibi. Yani duvarlarımızı kapladığımız Yılmaz Güney şiarı gibiydik Cuma gecesi: Her şeye rağmen düşmana inat yaşayacağız. Yarın bizim çünkü. En çok aramızda olması gereken Yılmaz Güney aramızda yoktu belki ama bize bıraktığı temiz sinema mirası vardı. Cuma gecesi Yılmaz Güney bizi görseydi gurur duyardı. Düşmana inat ortak filmler yapıp, birlikte izlediğimizi görseydi bizimle gurur duyardı. Cuma gecesi, nasıl da yarını sahiplendik Yılmaz Güney’in istediği gibi. Keşke bizi görseydi.
Yabancı güçler için nasıl da korkunç bir tablo çizdiysek artık, öyle hep birlikte, barış içinde. Nasıl da bölmek isterdi bizi faşist güçler, eğer bizi öyle birlik içinde görselerdi. Neyse ki o akşam kimse bizi bölmedi, ya da biz çok güçlüydük, buna izin vermedik. Ah ama keşke bu birlik ve beraberlikler çıkabilseydi sinema salonlarının dışına, ulaşsaydı önce Amed’e; oradan da Hewler’e. Şivan Perwer’de ve Mesud Barzani’de Diyarbakır’da Erdoğan ile olmaktansa o gün o akşam bizlerle, filmlerimizi, yani kendi filmlerini, hikayelerimizi, yani kendi hikayelerini bizimle birlikte izlemeyi tercih etselerdi.
Sanatın birleştiriciliği siyasette de olsaydı. Ya da sanatın bölünmezliği, siyasette de olsaydı. Yani Londra’da birleşmeye çalıştığımız akşamın hemen ertesi günü bizi Amed’de bölmeye çalışmasalardı keşke. Hani diyorum bu bölünmelere biz de önayak olmasaydık diyorum. O kadar güzel bir akşamın ertesi günü bu kadar çirkinleşmemeliydi diyorum. Rüya’dan henüz uyanmamışken kabusa sıçramak gibi bir şeydi aslında. Böyle hızlı bir geçiş olabilir mi? Düşman çok. Kötü çok. Öyle olunca da güzellikler hızlı bozulabiliyor.
Çok güzel bir gecenin ertesi sabahı Perwer, Barzani ve Erdoğan birleşeninin televizyonlardan izlemek, Hisham Zaman’ın filminin son sahnesinde bembeyaz kar görüntüsüne kanın sıçraması gibi bir etki yarattı. Filmi izledikten sonra soruları yanıtlamak için sahneye çıkan Zaman’a bembeyaz kar görüntüsüne kanı bulaştırarak neden güzellikleri bozduğunu soran izleyiciye verdiği yanıtta gizli belki tüm cevap: ‘Ben de bozmak istemezdim ama hikaye öyleydi.’ Yönetmenlerden güzellikleri yansıtmasını istemek için güzellikleri inşa etmek gerekir öncelikle. Gerçek hayatta eksik olanı beyaz perde de aramak niye?
Kürt sineması, Perwer ve Barzani paradoksu
İngiltere Gündemi