- Kürt siyaseti, devlet/iktidar–komün eksenindeki ikili gerilim ve krizi yaşıyor. Kendi içindeki iktidarcı ve yetkici çelişkiyi aşmadan demokratik toplumu ve onun örgütsel formu olan demokratik komünleri inşa edemez.
- “Halk henüz bilmiyor”, “Demokrasiyi bugün tam anlamıyla uygulayamayız”, “Devlet adım atmıyor ki biz de istediğimizi yapalım” gibi söylemler, iktidarcılığı terk etmemenin ve paradigmayı fiilen reddetmenin başka ifadeleridir.
- Halkın yereldeki sorunlara katılma ve çözüm üretme hakkı, yok sayılıyor. Eski kadro anlayışını ve çalışma tarzını terk etmemek, Abdullah Öcalan’ın perspektif ve eleştirilerine direnmekten başka ne anlama gelebilir?
SOYDAN AKAY
Ulus-devlet paradigmasından kopuşla birlikte Kürt siyasal zihniyetinde yaşanması gereken demokratik dönüşüm, çeyrek asırdır sancılı bir şekilde varlığını sürdürmektedir. Bu dönüşümün zamanında yaşanmaması, beraberinde ciddi tehdit ve tehlikeler barındırmaktadır. Bu durum, son derece ciddi değerlendirilmelidir.
Yaşanan krizi besleyen en önemli etkenlerin başında eski alışkanlıklar gelse de TC ulus-devleti ile bölgede hegemonya mücadelesi yürüten güçlerin savaş stratejileri, Özgürlük Hareketi'nin merkeziyetçi çalışma ve örgütlenme tarzının ön plana çıkmasında çok ciddi bir rol oynadı. Merkeziyetçilik, devletçi sistemlerin en belirgin özelliği olup iktidarcı karakterlerini yansıtır. Ulus-devleti ve ona dayalı bütün toplumsallaşma biçimlerini, eylem ve söylemlerini terk etmek; aynı zamanda merkeziyetçiliği, iktidarcılığı, yetkiciliği ve bunların ürettiği bütün düşünme ve çalışma tarzlarını reddetmek anlamına geliyordu. Reddedilenin yerine konulan temel anlayış ise yereldi. Sıkça kullanılan ifadeyle söylemek gerekirse bu, adem-i merkeziyetçilik, yani merkeziyetçiliğin yokluğu demekti.
Neyi, nasıl inşa edeceğiz?
Merkeziyetçilik, tek bir merkezden, emir-komuta zinciri içerisinde, ağırlıklı olarak bürokratik bir işleyişle kadrolar (memurlar) eliyle toplumun ve kurumların yönetilmesi demektir. Devletlerde olduğu gibi yazılı kuralların ve kurumsallaşmış mekanizmaların bulunmadığı durumlarda ise bu çalışma tarzı, kişilerin keyfiyetine bırakıldı; kişiden kişiye değişen, kendini tekrar eden dar ve dogmatik anlayışların kurumsallaşmasını beraberinde getirdi.
Merkeziyetçiliğin karşıtı olarak geliştirilen yerel, ironik biçimde yine merkeziyetçi ve yetkici bir çalışma tarzının kurbanı oldu. Yerel kavramı, kendisiyle birlikte çok önemli başka bir kavrama gönderme yapıyordu, ancak zamanla bu kavram neredeyse unutuldu. Unutulan, hatta yok sayılan bu kavramın adı politikadır.
Kavramlar, kuramın ve kurumun anlam dünyasını ifade eder. Aynı zamanda bir yapının temel taşlarıdır. Kavramlardan ve onların içerdiği anlam dünyasından kopulduğunda geriye şu temel soru kalır: Neyi, nasıl inşa edeceğiz?
Yerel olan politiktir
Abdullah Öcalan, 10 yıl önceki görüşme notlarında, “Yerel olan politiktir” tespitiyle meselenin özünü ortaya koymuştu. Politik olmayan bir yerel, mevcut ulus-devletlerin hâkim gerçekliğidir. Öyleyse politika nedir?
Bunu, bizatihi demokratik toplum paradigmasını geliştiren Abdullah Öcalan’dan aktarmak isterim. “Politika, günlük olarak toplumun önüne çıkan sorunlar konusunda alınan kararlar bütünüdür” dedikten hemen sonra demokrasi ile ilişkisini kurarak, “Demokrasinin işlevi; politika yapılırken, kararlar alınırken ilgili bütün toplumun ifade ve örgütlenme gücüyle sürece katılımını ifade eder” şeklinde sürdürür. Politika, özünde bu anlamıyla demokratiktir. Bu belirlemeler oldukça çarpıcıdır. Toplum, karşı karşıya olduğu sorunların çözümünde özne konumuna gelemiyorsa o toplum ne özgürdür ne de örgütlüdür. Politika, irade olmaktır; söz ve karar sahibi olmaktır. Bu da sokakta, mahallede, semtte, kasabada, köyde ve kentte başlar.
Sovyet tipi iktidarcı yapılanmalar
Genel kavramlaştırmayla ifade edecek olursak komün; her türlü toplumsal birimi, meclisi, sendikayı, partiyi, derneği ve benzeri örgütlenmeleri kapsayan politik bir yapıdır. Politik birim ise kendi sorunlarını tartışarak ortak karar oluşturabilen toplumsal örgütlenme demektir.
Komün ve onun bütün yerel örgütlenmeleri, antiiktidarcı ve antitekelci karakterlerinden koparılarak politika ve demokrasi kavramlarından bağımsız ele alınır ya da yeni paradigma doğrultusunda anlamlandırılmazsa ortaya demokratik toplum inşası değil, Sovyet tipi iktidarcı yapılanmalar çıkacaktır. Onlar da “Bütün iktidar Sovyetlere!” diyerek yola çıkmışlardı, ancak pratikte parti ve parti kadroları bütün güç ve yetkiyi kendi ellerinde toplayarak Sovyetleri, yani komünleri devre dışı bıraktılar. Komünler ve işçi konseyleri, devletin bürokratik aygıtlarına dönüştürüldü.
Başta Kronştad Ayaklanması (1921) olmak üzere birçok örnekte işçi konseylerinin bu merkezileşmeye karşı ayaklandığını, devrim tarihi gösteriyor. Aslında burada tanıklık ettiğimiz şey, komün ile devlet arasındaki çelişkinin sınıf maskesi altında yeniden üretilmesidir. Bu ikilem, yalnızca egemen devlet ile toplum arasında yaşanmaz; toplumsal devrimlerin kendi içinde de yaşanır.
Komün-iktidar/devlet ikilemi
Kürt siyaseti de bugün devlet/iktidar–komün eksenindeki bu ikili gerilim ve krizi yaşıyor. Kapitalist moderniteye, onun temel sacayağı olan ulus-devlete ve tekelciliğe karşı demokratik komünal mücadeleyi esas alan bir toplumsal hareket, kendi içindeki iktidarcı, yetkici ve mikro devletçi-merkeziyetçi çelişkiyi aşmadan demokratik toplumu ve onun örgütsel formu olan demokratik komünleri inşa edemez. İşte Abdullah Öcalan’ın ısrarla eleştirdiği temel mesele de budur: Toplumcu hareketin kendi içinde ürettiği bu ikilemi aşmak. Peki, komün–iktidar/devlet ikilemi Kürdistan somutunda nasıl aşılabilir?
Dönüşümden kimse muaf değil
Mevcut belediye sistemi, kayyum politikalarının ağır etkisini yaşamaktadır, ancak bunlar aşılmayacak sorunlar değildir. Buradaki temel engel, belediyelerin üst kurumu olarak oluşturulan Yerel Yönetimler Komitesi ya da benzeri yapının demokratik dönüşümü gerçekleştirememiş olmasıdır. Belediyelerin ve dolayısıyla halkın söz ve karar gücünü açığa çıkarması gerekirken, zamanla bir tür mikro-devlet işlevi görmeye başladı. Her şeyi kendinde merkezileştirip yürütme, yasama ve hatta fiilen yargı işlevlerini üstlenerek kendisini belirleyici bir makam hâline getirdi. Oysa hiç kimse demokratik dönüşümden muaf değildir. Bireylerden kurumlara kadar herkes bu dönüşüme tabi olmak zorundadır. Kendini demokratik dönüşümün dışında gören kim olursa olsun, hele ki görev ve sorumluluk sahibi bir konumdaysa dönüşümün önündeki en büyük engel hâline geliyor. İnşada öncülük, önce kendinden başlamayı gerektirir. Kurumlar ve kadrolar, demokratik toplumun öznesi olabildikleri ölçüde bu dönüşüme öncülük edebilirler.
Denetim ve katılıma açık olmalı
Belediye başkanlarının ve belediye meclislerinin oluşum sürecindeki antidemokratik uygulamalar da yeni modelin önündeki en büyük engellerden biridir. Ön seçimlerde halkın tercihlerinin yok sayılması, daha “yurtsever” adayların tercih ettirilmesi, delege seçimlerinin demokratik kurallar temelinde yürütülmemesi ve belediye başkanlarının birer "emir eri" gibi görülmesi, demokratik siyaset anlayışıyla bağdaşmıyor.
Bunun da ötesinde, her anlamda direnen toplumun demokratik katılımının yalnızca genel ve yerel seçimlerle sınırlandırılması ciddi bir sorundur. Yerelde yaşanan sorunlar, halkla birlikte tartışılmıyor, çözüm süreçleri toplumsallaştırılmıyor. Oysa demokratik toplum olmanın gereği, belediye yönetimlerinin sürekli halkın denetimine ve katılımına açık olmasıdır. Gerektiğinde halkın ve ilgili demokratik kurumların katılımıyla belediye yönetimlerinin görevden el çektirilmesi de demokratik işleyişin doğal bir kuralı olmalıdır.
İktidarcılık terk edilmiyor
Ulus-devletçi ve burjuva siyaset tarzının bir versiyonu hâline gelen mevcut model, herhangi bir yenilik taşımıyor. İstediğiniz kadar “Belediye komündür, komün belediyedir” deyin, onlarca konferans düzenleyin; eğer pratik değişmiyorsa bunlar tekrardan öteye geçmeyecektir.
“Halk henüz bilmiyor”, “Demokrasiyi bugün tam anlamıyla uygulayamayız”, “Devlet adım atmıyor ki biz de istediğimizi yapalım” gibi söylemler, iktidarcılığı terk etmemenin ve paradigmayı fiilen reddetmenin başka ifadeleridir. Halkın yerelde yaşanan bütün sorunlara katılma ve çözüm üretme hakkı, farkında olunsun ya da olunmasın, yok sayılıyor. Bu da dolaylı olarak paradigmanın geçersiz olduğunu ilan etmek anlamına geliyor. Bunun sonucu ise açıktır: Demokratik toplum, bugün kurulamaz, ancak belirsiz bir gelecekte mümkün olabilir; bugün ise yalnızca ütopik bir tasarıyla uğraşıldığı kabul edilmiş olur.
Eski kadro anlayışını ve onun çalışma tarzını terk etmemek, Abdullah Öcalan’ın ortaya koyduğu perspektif ve eleştiriler karşısında direnmekten başka ne anlama gelebilir?