Devletin hükümet önderliğinde topyekün bir saldırıya geçtiği her yönüyle açık. Öyle ki, bir günde kırk avukatın evi ve bürosu basılıyor ve tutuklanıyorlar. Burada hedefin sayın Öcalan olduğu açıktır. Bu da bu operasyon ve saldırıların hukuki değil siyasi bir tercih olduğunu yeterince açıklıyor. Bu topyekün saldırının en önemli ayaklarından biri de basındır. Basının tutumuna bakılırsa durum yine aynı netlikte görülür. Bir süre önce basın organları daha çok Kürt sorununun çözümünü tartışıyordu. Şimdi ise çözüm yerine terör sorunu gündeme oturmuş.
Bir bütün olarak Kürt sorunu yine bir güvenlik konsepti içinde ele alınıp yürütülüyor. Hedef var olan Kürt direnişçi ve örgütlü güçlerini devre dışı bırakmaktır. Kısacası Kürt sorununu Kürtler olmadan çözmek istiyorlar.
Türkiye’de basın ve aydınlar nasıl oldu da kısa süre içinde çözümden tekrar terör sorununa geri döndüler? Bu düşündürücü bir soru. Ve çözümün sırrı da burada. Daha önceki yazılarımızda özellikle Türk eğitim sisteminin ırkçılığı derince herkese yedirildiğini belirtmiştik. Irkçılık o kadar yerleşmişki buna karşı çıkmak anormal ve şaşkınlıkla karşılanıyor.
Son günlerde Almanya’da Neo-Nazi bir grubun işlediği bir dizi cinayetin açığa çıkarılması için Türk dişişleri bakanlığı girişimlerde bulundu ve bu davanın hukuki masraflarını karşılayacaklarını açıkladı. Ayrıca sık sık Avrupa’da ırkçılığın hortladığı ve yaygınlaştığı yazılıp çiziliyor. Ama Avrupa’da Türkiye’de Kürtlere yapıldığı gibi hiç bir halka muamele yapılmıyor. On veya yirmi milyonluk bir halkın dili yasaklı değil. Acımasız bir asimilasyona tabi tutulmuyor. Türkiye’de bunların hepsi onlarca yıl hiç itiraza uğramadan ve sorgulanmadan yapıldı.
Bu ırkçı sisteme karşı çıkan Kürtler ise hep eşkiya ve terörist, hain ve bölücü ilan edildi. Bu öz olarak da hala değişmiş değil. İlginçtir ama hatırlatmakta yarar var. Son yıllarda açıkca Kürtlerin ev ve işyerlerine saldırılar oldu. Linç girişimlerinde bulunuldu. Daha bir iki hafta önce elliyi aşkın Kürt inşaat işçisi Tokat ilinde bir grubun ırkçı saldırısına uğradı. Kuşatmaya alındılar ve istenmedikleri söylendi. İkinci gün ancak polisin güvenlik kordunu altından Tokat’tan ayrılabildiler.
Bu işçiler Türkiye’nin vatandaşıydılar. Herhangi bir ülkeden gelmiş de değillerdi. Açıkca etnik bir temizleme ve ırkçı bir saldırıydı. Bu ırkçı saldırıyı Türk basını olabildiği kadar geçiştirmeye ve gözlerden saklamaya çalıştı. Ayrıca diğer saldırı ve linç girişimleri için kimsenin hapiste olduğunu veya herhangi birisinin ceza aldığını gören, duyan var mı?
Bunlar basit hatalar veya devleti zora sokmama kaygısından kaynaklı tutumlar değil. Bunlar benimsenmiş ve sindirilmiş zihniyet yansımalarıdır. Diğer toplumlar, azınlıklar tasfiye edilirken de tutum aynıydı. Eğer siyasi partiler ve basın bu ırkçı sistemi içselleştirmemiş olsaydı bu kadar kısa sürede Kürt sorununun çözümünden tekrar terörle mücadeleye dönmezdik.
Daha bir kaç ay önce Kürt sorununun çözümünde sayın Öcalan’ın rolünün büyük olduğunu ve diyalogun gerekliliği yazılıp çiziliyordu. Bu gün ise sayın Öcalan Türkiye’deki yasaları da çiğneme pahasına izole altında ve tüm hakları gasp ediliyor. Buna hiç bir itiraz ve eleştiri yok. Çözümcü basından bastırmacı basına nasıl geçildi? Andıçlar yeterince biliniyor. Kürt sorununda bu hiç mi aşılmadı ve sorgulanmadı. Erdoğan’ın basın organları sahipleriyle yaptığı toplantının sonuçları da net olarak görülüyor.
Daha önemlisi AKP’nin demokratik bir gelenekten gelmediğini ve demokrasi açısından özürlü olduğunu hep yazdık. Birçok çevre ise hep geçmişin militarist ve baskıcı yapılanmasını gözeterek AKP’nin reformcu vb olduğunu söyledi. Burada da büyük bir yanılgı vardı. AKP sadece devlete yerleşmek istiyordu. Onun koşullarını hazırlamakla meşguldü. Devlete yerleştikçe de değişime ve reformlara ihtiyacı kalmadı.
AKP hiç bir zaman ırkçılığa ve otoriter bir yapılanmaya karşı parti içi eğitim yapmadı. Kadro ve çalışanlarını bu konuda hazırlamadı. Sonuçta da tek lider partisi olarak bu gün karşımızda. AKP’nin yandaş basını, sonuna kadar hükümetin önünü açmakla meşgul. Seçimlerin üzerinden altı ay geçti. Türkiye’nin ihtiyaç duyduğu hiç bir demokratikleşme adımı atılmadı. Hala seçilmiş milletvekilleri içeride. Kürtler adına kim iş yapabiliyor ve örgütlü çalışmaya katılıyorsa hapislere tıkılıyor. Bu durumda kim nasıl demokrasiden ve Kürt sorununun çözümünden sözedebilir? Yine başa geldik. Önce ez sonra çöz!
Sorun Kürtlerin ezilmeyi kabul edip etmemesiyle ilgilidir. Kürtleri ezemedikleri noktada da bu planların bir değeri olmayacaktır.