Türk-İngiliz ilişkileri ve bu konuda diplomatik girişimler, 2011 yılı içinde önemli bir ivme kazandı. En üst düzey ilişkilerde, Kürt sorunu ve Batı’nın Ortadoğu’yu yeniden dizayn etme konusu ele alındı. Kürt tarafı ise bu ilişkilerde İngiltere’nin Kürt sorununda Türkiye’nin şiddet politikasına onay verdiğini sık sık dile getirdi.
‘Türkiye ve Avrupa... Türkiye Cumhuriyeti’nin Devlet Doktrini, Avrupa Birliği’ne Alınması ve Kürt Ulusal Sorunu’ kitabını yazan ve Türk-İngiliz ilişkileri konusunda araştırmalar yapan Dr. Naif Bezwan ile görüştük...

Türkiye, İngiltere diplomasi trafiğinde son dönemlerde bir hareketlilik gözleniyor. Bu diplomasi trafiğinde Kürtlerin yeri nedir?

Kürt meselesi, en iyi ihtimalle ‘güvenlik ve terör’ meselesi bağlamında konu edilmiştir. Söylemeye bile gerek yok: Bunun anlamı da PKK’nin şahsında ana-akım Kürt siyasi hareketine karşı Ada’da (İngiltere) ve Avrupa’da yeni bir baskı ve itibarsızlaştırma dalgası demektir. Bunun örnekleri de son zamanlarda giderek çoğalmaktadır.
Londra’nın hem mevcut muhafazakar-liberal hükümeti hem de muhalefet çevreleri, Türkiye’yi iktisadi ve siyasi bakımdan giderek yükselen stratejik bir ülke olarak algılanmaktadır. Öte yandan Erdoğan’ın adeta özel olarak koruma altına aldığı Esad rejiminin hamiliğinden mezar kazıyıcısı rolüne terfi etmesi ve İran’a karşı pozisyon değiştirmesi, ilişkilere ayrıca yeni bir jeopolitik boyut katmaktadır. Buna bir bütün olarak bakıldığında Londra, AKP’nin Batıyla barışık, pazar ekonomisine dayalı, demokrasiyi ve İslami sentezleme iddiasına sempatiyle bakmaktadır. Daha düne kadar gerek İngiltere gerekse de Batı’nın bazı etkili çevreleri, Kemalizmi İslam dünyasının ‘modernleşme problemlerini’ çözme ve Batıyla barışık yaşama noktasında bir ‘model’ olarak takdim ederken, bugün onun antitezi olarak şekillenen AKP’yi, İslam dünyasına ‘model’ olarak lanse edilmektedir. Bu yaklaşımın simgesel bir ifadesini de Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün geçen Kasım ayında Londra’ya yaptığı dört günlük devlet gezisi sırasında görmek mümkündür. Gerçekte Gül ve heyetinin onuruna verdiği yemekte I.Kraliçe Elizabeth, 1867 yılında Britanya Krallığı’nı ziyarete bulunan Osmanlı Padişahı Sultan Abdulaziz’in teşrif ettiği masada bugün Gül ve Davutoğlu’nu ağırlaması, bu ziyaretin manidar yönlerinden biri olarak not edilmeyi haketmektedir. Gül ise aynı gün The Guardian Gazetesi’nde yer alan bir demecinde, “Eğer Avrupa Birliği içinde olsaydık, Euro krizi konusunda Büyük Britanya’la aynı tavrı alırdık” demekten kendini alıkoyamadı.

Türkiye Kürtlere yönelik daha büyük bir bastırma hareketine girişmek için mi bu kadar yoğun bir diplomasi trafiği yürütüyor?
Erdoğan Hükümeti’nin dış politika ve diplomatik alandaki hareketliliğinin itici güçlerinden biri hiç süphesiz Kürdistan meselesidir. Fakat tek başına onunla sınırlı değildir. AKP’nin kurmayları, dış politikada başarıyı, özellikle de Türkiye’yi Ortadoğu, Kafkas, Ortya Asya ve Balkanlar gibi coğrafik olarak kuşatan bölgelerde hegemonik bir güç olmayı, içeride uzun vadeli iktidarın vazgeçilmez dayanaklarından biri olarak görmektedir. İlk yıllarında boynunda ordunun Kemalist kılıcıyla, sırtında ise başta Kürdistan meselesi olmak üzere rejimden devralınan Kıbrıs, Ermenistan, İsrail’le özel ilişkileri gibi meselelerin dayanılmaz ağırlığını hisseden AKP Hükümeti, can havli ile ‘sıfır sorun’ adı altında bir söyleme sarıldı. Bu, içi hiçbir zaman doldurulmayacak, ancak herkesi yatıştırmaya yarayacak bir formül oldu. Ne var ki, bütün yaldızlı retoriğine rağmen ‘sıfır sorun’ söylemi, pratik politakada bölgesel statükonun korunması olarak tezahür ve tahakkuk etti. Bunun gereği olarak da AKP Irak’ta Sünni Arapları desteklemekten, Suriye’de Esad rejimini özel bir korumaya almaktan; İran’a karşı dostane olmaktan ve İsrail’e karşı ise hasmane bir tutum takınmaktan geri durmadı.
Kürtler ise içerde ve dışarıda çözüm vaadiyle oyalanmaktaydı. Ancak, Arap halklarının kapsamlı ayaklanma hareketleriyle birlikte ortaya çıkan yeni durum karşısında, Erdoğan ve hükümeti muayyen bir süre stratejik bir ikircilik hali yaşamakla birlikte çok geçmeden politikasını inanılmaz bir hızla değiştirme yoluna gittiler. İsrail’le ile Amerikan üzerinde sıcak temaslar kurulmaya başlanırken, İran’la soğuk savaş, Suriye ile de örtülü sıcak savaş haline geçildi. Burada Erdoğan Türkiye’sinin bölgede belirleyici bir güç olarak konumlanma arzusu kadar Batı’nın bazı etkili çevrelerinin telkin ve teşviklerinin de önemli bir rol oynadığını vurgulamak gerekmektedir. AKP’nin politika değişikliği son kertede iktidar ve çıkar hesaplarının bir sonucudur. Başka bir deyişle, ordudan yargıya kadar Kemalist rejimin kalelerini fethetmiş gibi görünen AKP, hem elde ettiği iktidar mevzilerini güvenceye almak, hem kendisine destekleyen sermaye kesimlerinin ekonomik ve ticari çıkarlarını geliştirmek, hem de Kürt faktörünü sınırlandırmak için bölgesel ve uluslararası ortamı sunduğu fırsatları kullanmayı amaçlamaktadır. Bu hesapların tutup tutmayacağı başka bir meseledir.

Türkiye bir yandan KCK operasyonları adı altında her kesimden gözaltı ve tutuklama kampanyası, bir yandan da Kürt gerillalara karşı kimyasal silah kullanıyor. 12 Eylül’ü ya da 90’lı yıllarda Türkiye’nin Kürtlere yönelik baskıları eleştiren Batı’da, şimdi çok derin bir sessizlik var. Siz bunu nasıl değerlendıryorsunuz?

Faşist bir askeri rejim olan 12 Eylül diktatörlüğüne karşı dahi ancak kamuoyu baskısıyla eleştirel yaklaşan Brüksel, Berlin, Paris ve Londra’nın yapacağı en son iş, Ortadoğu’da jeopolitik güçler dengesinin alt-üst olduğu bir dönemde stratejik olarak Batı’nın tercihlerini hayata geçirme gayretinde olan AKP Hükümeti ile Kürdistan meselesi bağlamında sorunlu hale gelmektir. Buna, bir yandan Türkiye’nin ekonomik olarak büyüyen ticari bir ülke konumu; diğer yandan da AKP’nin seçmenin yarısından fazlasının desteğini ile iktidara geldiği gerçeğini eklersek; Batı’nın demokrasi meselesinde, özel olarak da ana damar Kürt siyasi hareketine karşı geliştirilen kuşatma ve baskı politikalarını gündeme alma konusunda istekli davranacağını beklememek gerekir. PKK şahsında ana akım Kürt hareketine karşı askeri, siyasi ve diplomatık alanda bir kuşatma hareketi başlatmış olan AKP yönetimi de pekala bunun farkındadır; ve pervasızca baskılarını artırmasının bir önemli nedeni de budur.

İngiltere’nin bugünkü Türk sisteminin oluşmasındaki katkısı nedir?

Tarihsel olarak bakıldığında, Birinci Dünya Savaşı’nın galip İmparatorluğu ve savaş sonrası düzenin en önemli hamisi olarak Britanya; hem Kemalist rejimin hem de Kürdistan meselesinin ortaya çıkmasında hiç kuskusuz merkezi bir rol oynadı. Güney Kürdistan’ı kimyasal silahların kullanımı da dahil olmak üzere, zorla Bağdat Arap rejimine bağlayan Britanya, Lozan Anlaşması ile birlikte Kürtleri Kemalist rejiminin egemenliğine teslim etti. Ancak Kürtlerin bu şekilde bölünmüş olması gerçeği, Kürdistan üzerinde egemenlik uygulayan devletlerin‚ bölünmez bütünlük’ ideolojisi olarak karşımıza çıkacak ve bu söylem bundan böyle kurulacak olan bütün güvenlik rejimlerinin temel dayanaklarından biri alacaktır. Bir başka deyişle, İngiltere sadece bölgenin siyasi haritasını şekillendirmekle yetinmedi, aynı zamanda bu düzeni ayakta tutmak için bir dizi güvenlik rejiminin kurulmasına da öncülük etti. Önce 1937 yılında İran ile Türkiye arasında akit edilen Sabadad Paktı’nın kurulduğunu görmekteyiz. Daha sonra 1955 ila 1958 aralarında İngiltere, İran, Irak, Pakistan ve Türkiye kapsayacak şekilde Bağdad Paktı’nı hayata geçirir. Bu güvenlik rejimi, 1958 yılında Irak’ta General Kasım önderliğinde yapılan askeri darbenin sonucunda Irak’ın Paktı’dan ayrılmasıyla birlikte bu kez “Cento” (“Merkezi Anlaşma Teşkilatı”) adı altında yeniden yapılandırıldı. 1979 yılında İran’da Şah rejiminin yıkılmasıyla birlikte Cento da feshedildi. Sovyetler Birliği’nin dağılmasından sonra bölgenin güvenlik haritasının yeniden çizilme sürecine girdini görmekteyiz. Nihayet Saddam rejiminin 2003 yılında İngiltere’nin içinde aktif olarak yer aldığı AB’nin önderliğinde bir uluslararası koalisyon tarafından ortadan kaldırılmasından sonradır ki, Kürdistan’ı 80 yıldır kuşatan bölgesel statükoda en büyük gedik açılmış oldu. Bugün Arap dünyasını ve dolayısıyla Ortadoğu’yu baştan sona sarsan ayaklanma ve direniş hareketleri ise statükonun cenaze töreni olmaya doğru hızla yol almaktadır.

Genelde Batı, özelde ise İngiltere’nin bugünkü Suriye politikasını nasıl değerlendiriyorsunuz? Türkiye’yi kullanmaya çalışırken Kürtleri kurban mı ediyorlar?

Birleşik Krallık, güç kaynakları ve içinde bunduğu kritik şartlar itibariyle (derin ekonomik ve mali kriz, Avrupa Birliği içinde izole olma tehlikesi vb) ne Türkiye’yi istediği gibi ‘kullanma’ ne de Kürtleri eskisi gibi ‘kurban etme’ gücüne sahip değildir. Esad rejiminin ortadan kaldırılması noktasında da aktif bir rol oynamaktadır. Ancak muhtemel gelişmeleri daha iyi değerlendirmek için bölgenin genel siyasi güçler dengesine bakmakta fayda var. Bilindiği gibi Arap dünyasını bir ucundan diğer ucuna saran ve sarsan ayaklanmalar, başta Mısır, Tunus, Yemen olmak üzere Batı’ya bağımlı diktatörlükleri hedef aldığı kadar, Kaddafi ve şimdi ise Esad gibi Batıya karşıt duran diktatörlükleri de hedef almaktadır. Geriye bölgede özel konumlaryla öne çıkan dört ülke kalıyor: İsrail, Türkiye, Suudi Arabistan ve İran. Bunlardan ilk üçü Batı’yla özel stratejik ilişkileri olduğu halde, kendi aralarında birçok yönden sorunlu olan ülkerlerdir. Bu üç ülkenin herbiri kendi tarzında bölgede hegemonik bir güç olma savaşını vermektedir. Ve fırsatlar el verdiğinde bu yönlü politikalarını Batıya rağmen de uygulamaktan çekinmezler. İran ise Batı karşıtlığı ekseninde aynı politikayı yürütmektedir. Öte yandan İsrail hem yürüttüğü politakalar hem de kimliği itibariyle bölgenin Müslüman çoğunluğu tarafından bir parya olarak görülmektedir. Suudi Arabistan ise Batılı güçlerle çok derin ve kapsamlı ekonomik ve stratejik ilişkilerde olmasına rağmen, rejiminin niteliği dolayısıyla Batı ve uluslararası kamuoyu nezdinde olumsuz olarak algılanmaktadır. İşte AKP bu nokta öne çıkmaktadır. Erdoğan Hümeti’nin Suriye konusunda keskin bir viraj almasıyla birlikte Amerika ve İngiltere ile arasında çok sıcak bir anlaşma zemini yaratmş bulunmaktadır. Türkiye, Saddam sonrası Irak sürecinden farklı olarak, Esad rejiminin devrilmesi ve sonrası için stratejik bir konum elde etmeye çalışmaktadır.

Türkiye, Suriye’de muhtemel bir rejim değişikliğiyle birlikte Kürtlerin bir statü elde etmesini engellemek mi istiyor? Bu politikasının geçerliliği var mıdır?

AKP’nin amacı, klasik anlamda bir ‘Kürt inkarcılığını’ bölgeye dayatmak olduğunu düşünmüyorum. AKP kurmayları, böyle bir politikanın başarılmasının imkansız, kazancının da sıfır olduğunu biliyorlar. AKP öncellikli hedefi Suriye’de kendi hamiliğinde bir iktidar değişikliğine gidilmesini sağlamaktır. Suriye’de rejim değişirken Kürtlerin mili ve demokratik haklarını anayasal anlamda garanti altına alacak şekilde güçlenmesini, buna stratejik amaca engel olarak görülmektedir. Burada da bir kez ortaya çıkıyor ki, Türkiye Cumhuriyeti hükümetleri açısından, Kürdistan meselesi söz konusu olunca dış politika iç politikanın bir devamı ve sonucudur olarak şekillenmektedir - veya tersi. Arada bir fark veya sınır yok. Semdinli ve Urmiye, Silopi ve Zaho’ya da Viranşehir ve Qamişlo’da yaşayan insanların ezici bir coğunlukla aynı halkın mensubu olması, iç politikanın dış politika, dış politikanın da iç politika olarak gerçekleşmesine neden oluyor. Ancak ‘Kürtler kazanmasın’ üzerinde kurulan bir savaş ve siyaset stratejinin Erdoğan Hükümeti’ne hiç bir şey kazandırmayacağını, deyim yerindeyse getirisinin götürüsünden daha fazla olacağına hep birlikte göreceğiz.

AKP’nin Kürt siyasi hareketine ve bir bütün olarak Kürdistan meselesine dönük politikasını nasıl değerlendiriyorsunuz?
AKP ve arkasındaki güçler uluslararası arenada ‘Medeniyetlerarası Barış’, ‘Liberal Ekonomi’, ‘İslam ve Demokrasi Sentezi’ söylemiyle destek bulmaya çalışırken, içerde ise esas olarak iktidarlarını kurumsallaştırmayı ve buna engel teşkil eden kesimleri tasfiye etmeyi hedeflemektedir. Öte yandan haklı olarak ifade edildiği gibi, CHP şahsında ‘ana muhalefetin’ militarizmi ve Türk şoven milliyetçiliğini temsilen antidemokratik olması, demokratik muhalafetin dağınık ve yeterince güçlü olmaması, ana akım Kürt hareketinin ise demokrasinin gerekleri konusunda iyi bir sınav vermemesi, AKP’nin işini kolaylaştırmaktadır. AKP’nin Kürdistan meselesine yaklaşımı daha yakından mercek altına alınmayı haketmektedir. Öyle anlaşılıyor ki, AKP için en ideal ‘çözüm’ Kürt siyasal öznelliğini/temsiliyetini etkisizleştirmek ve/veya bağımlı hale getirmekten geçmektedir. Bu yaklaşım, AKP’nin her geçen gün daha bariz bir şekilde açığa çıkan Osmanlı İslami-Türk milliyetçiliği zihin haritasıyla da tamamen örtüşmektedir. Erdoğan Hükümeti’nin bugünkü siyasal refleks ve referanslarını daha iyi anlamak için biraz gerilere gidip 1847 ila 1869 yılları arasında I.Abdülmecit tarafından tesis edilen Eyalet-i Kürdistan’ın hikayesini bakmakta fayda var.
Bilindiği gibi 1839 ila 1876 arasında gerçekleşen Tanzimat Dönemi’nde başlatılan Osmanlı’yı merkezileştirme ve millileştirme süreci, Kürdistan’da Kürt mirliklerinin şahsında temsil edilen özerk yapıların ortadan kaldırılması anlamına geliyordu. Bu da sonuç olarak Kürdistan’a askeri seferlerin düzenlenmesi ve dolayısıyla merkezi Osmanlı hükümeti ile Kürt mirlikleri arasında uzun ve kanlı bir çatışma süreci demekti.
19. yüzyılın sonu ve 20. başında ortaya çıkan Osmanlıcılık ve Türkçülüğün Kürtlere ve Kürt hareketine dönük yüzünde fetihçilik ve ırkçılık hiç bir zaman eksik olmadı. Güncel olarak bu yaklaşımın en dehşet verici örneklerini Fethullah Gülen ve temsil ettiği Osmanlı İslami/Türk milliyetçiliği eksenli gizemli global hareketin Kürt siyasi hareketine karşı sergilediği tavırlarda görmekteyiz. Akıncı bir yayılma mantığıyla örgütlenen ve özünde milliyetçi-teokratik bir siyasi örgütlenme olan bu hareketin başındaki zat, bir din alimi olma vasfını ve iddiasını hiçe sayarak, onbinlerce Kürt hakkında ‘katli vaciptir’ vaazıyla ölüm fermanları beyan etmekten geri durmamaktadır. Kemalist basını aratmayacak şekilde karalama kampanyalarını sürdürmektedir. Ancak bir bütün olarak bakıldığında, gerek iç dinamikler gerekse de uluslararası ve bölgesel konjünktür, AKP’yi ve arkasındakı bütün güçleri Kürdistan meselesinde bir yol ayrımına getirmiş bulunmaktadır: Erdoğan Hükümeti bu meseleyi ya Kürtlerle uzlaşıp anlaşarak demokrasi içinde çözecek ya da diktatörlük içinde yönetme yoluna gidecektir.

Son olarak, özellikle vurgulamak istediğiniz bir nokta var mı?
Bugün orta yerinde Kürdistan’ın da bulunduğu bölgenin statükosu karşı konulmaz bir şekilde değişmektedir. Ancak bu şimdilik mevcut siyasi sınırların değişmesinden ziyade ülke bazında rejimlerin, bölgesel çapta ise kuvvet ilişkilerinin radikal bir şekilde değişmesi olarak ortaya çıkmaktır. Öte yandan Kürtler açışından bakıldığında, Kürdistan meselesinin çüzümü ya sınırların veya rejimlerin değişmesiyle mümkündür. Bu açıdan tablo şu: Irak Baas rejimi nihayet tarihin çöp tenekesindeki yerini aldı; Suriye rejimi içerde ve dışarda topun ağzında; İran Molla diktatörlüğü tarihinin en büyük iç ve dış muhaletiyle karşı karşıyadır. Türkiye’deki durum ise çarpıcı bir ironiye sahiptir. Zira Türkiye’de Kemalist rejim, temel kurumları, anayasası ve idelojisiyle yerinde durmakla birlikte, yönetimi kendi siyasi rakiplerinin ele geçmiş bulunmaktadır. Başka bir ifadeyle, Türkiye’de rejim henüz değişmedi; el değiştirdi. Buna, siyaset sosyolojisindeki tabiriyle kısaca ‘Elit Transformasyonu’ diyebiliriz. Şu nokta ne kadar vurgulansa yeridir. Kürtler, birincisi, önümüzdeki süreçte daha da yoğun olarak gündeme gelmesi kuvvetle muhtemelen olan ‘böl ve yönet’ politikalarını etkisiz hale getirebilirler.
İkinci nokta olarak binbir türlü bedel ve acıyla elde ettikleri kazanımların ortadan kaldırılmasına yönelik haksız müdahaleleri ve saldırıları bertaraf edebilirler. Buna bağlı üçüncüsü olarak, kendi meşru çıkarlarınının inkarı üzerine gelişebilecek kirli ittifakları etkisiz hale getirebilirler. Dördüncü olarak da, başta kendini yönetme hakkı olmak üzere, ayrı bir toplum olmaktan kaynaklanan demokratik hak ve özgürlüklerini garanti altına alabilirler. Eğer Kürt siyasi parti ve hareketleri bu tür temel konular üzerinde mutabakata varamayacaksa, bu kritik süreci nasıl karşılamayı düşündüklerini Kürt kamuoyu ile paylaşarak en azında anlamlı bir tartışmanın zeminini yaratabilirler.


Dr. Naif Bezwan:

1991 yılında beri Almanya’da yaşayan Dr. Naif Bezwan, Soysal Bilimler alanında diploma eğitimini bitirdikten sonra siyaset bilimi dalında doktora çalışması yaptı. Türk siyasal rejiminin anayasal ve ideolojik temellerini Osmanlı-Avrupa ve Türk-Avrupa ilişkileri çerçevesinde inceleyen Dr. Bezwan, başta İttihat ve Terakki ile Kemalizmin oluşum süreçleri olmak üzere, Türk Devletinin iç ve dış politakasını tarihsel bir perspektifle ele aldı.
Dr. Bezwan ayrıca Kürt Özgürlük Mücadelesi’ni Türkiye Cumhuriyeti Devletinin kurucu bir meselesi alarak inceleyip, Devletin karekterine ve temel politikalarına olan etkisini ‘Doppelstaat- İkili Devlet’ teorisine dayandırdı ve konuyu derinliğine inceledi. Dr.Bezwan’ın bu araştırması 2008 yılında ‘Türkiye ve Avrupa... Türkiye Cumhuriyeti’nin Devlet Doktrini, Avrupa Birliği’ne Alınması ve Kürt Ulusal Sorunu’ adıyla Nomos Yayınları tarafından Almanca dilinde yayınlanmıştır.
Osmanlı’nen son dönemi, Cumhuriyet tarihi, Türk iç ve dış politikası, siyasal sistemlerin mukayaseli incelemesi, özyönetim modelleri, Kürdistan meselesinin ulusal ve uluslararası boyutuyla ilgilenen Dr.Bezwan, halen Londra’da bu konulara ilişkin çalışmalarını sürdürmektedir.


NİHAL BAYRAM