
Bu yazının konusu; yukarıda sıraladığım sorulara cevap aramak, cevaba katılmak ve hatta belki de bir nebze katkı sunmak olacaktır.
1980’li yılların ardından kullanılmaya başlanan; doksanlı yılların ortasından itibaren ise neredeyse günlük dilimize sirayet eden “küreselleşme” kavramı günümüzde; ekonomik, siyasal ve sosyal konuların tarifinde ve potansiyel çözümünde sıklıkla başvurulan kavramlardan birisi olmaktadır. Ancak buna rağmen, küreselleşme kavramının herkesçe kabul edilen genel bir tanımı yapılamamakta hatta kimi durumlarda küreselleşme kavramı bir biriyle çelişen anlamlarda da kullanılabilmektedir.
Şöyle ki; kimileri küreselleşmeyi; batılılaşma olarak anlamakta, başka birileri ise batı dışı medeniyetlerin batıya meydan okuması olarak tarif etmektedir. Yine bazıları küreselleşme kavramını özgürleşme olarak tarif etme eğiliminde iken, bazıları ise tam tersine küreselleşmenin karşılıklı bağımlılıkları artıran tarafını öne çıkarmaktadır.
Bunun yanı sıra; söz konusu kavram neredeyse her olayla ilişkilendirilmekte; bütün sosyal-siyasal olaylar küreselleşmeden kaynaklı neden-sonuç ilişkisi içinde anlaşılmaya çalışılmakta ve anlatılmaktadır. Dolayısıyla kanaatimce böyle bir çalışmada ilk elden yapılması gereken; küreselleşme kavramına açıklık getirmek ve onun muhatabı olduğumuz konuyla ilişkisini kurmak olmalıdır. Aksi halde küreselleşme kavramı; ne olduğu anlaşılmayan yerli yersiz kullanılan “klişe” bir kavram haline gelecektir.
Küreselleşme kavramının en tarafsız en suya sabuna karışmayan tarifleri söz konusu kavramı; “dünyanın faklı bölgelerinde yaşayan; insan, toplum ve devletler arasındaki iletişim ve etkileşim derecesinin karşılıklı bağımlılık ilişkileri çerçevesinde giderek artması” olarak tanımlamakta. Yerel-evrensel ilişkisinde ise her iki yöne doğru ilerleyen bir süreç olarak anlatmaktadır. Ancak küreselleşme olgusuna biraz daha yakından bakınca; söz konusu kavram daha bir karmaşıklaşmakta; subjektif, konuyu tartışanların ideolojik, sosyal, sınıfsal, ulusal konumuna göre; bir biriyle çelişen anlamlar da kazanmaktadır.
Küreselleşme ve nedensel olgular
Günümüz dünyasında küreselleşme olgusunu; söz konusu kavramın neredeyse ön takısı olmuş olan; “neoliberal” kavramından soyutlayarak tartışabilir miyiz? Neoliberal olmayan bir küreselleşme olabilir mi? En geniş manada küreselleşme olgusunu; “dünya ekonomisini oluşturan sosyal ve iktisadi parçaların birbirleriyle ve giderek dünya piyasalarıyla eklemlenmesi olarak tanımlanırsak eğer; ticaretin ve sermaye hareketlerinin serbestleşmesi ise kendiliğinden bu sürecin olmazsa olamazı haline gelecektir. Anlama çabamızı kaldığımız yerden devam ettirirsek eğer bu sürecin esas olarak; piyasa mantığını engelleyen her türlü kollektif yapıyı yok edilmesi gereken birer engel gördüğünü kolaylıkla tespit edebiliriz. Bu anlamda muazzam bir saldırganlık dalgasıyla karşı karşıyayız, neoliebaral küreselleşme taraftarları “ekonomik verimlilik” söylemiyle piyasa mantığını engelleyen her türlü yapıyı yok edilmesi gereken şeyler olarak propaganda etmektedirler. Bu yaklaşım ekonomik verimliliği sadece sermaye karlılığının artmasına indirgemekte, sermayenin karlılığının artmasını engelleyen her türlü; ekolojik, demokratik kısıtlamayı küçümsemekte, diskriminize etmekte, akıl dışı ilan etme yoluna gitmektedir.
Günümüz itibariyle içinde bulunduğumuz küreselleşme evresine neden olan olgular en genel anlamda dört ana başlık altında tartışılmaktadır;
1. Kapitalizmin altın çağı olarak kabul edilen II. Dünya Savaşından 1970 yılına kadar olan dönem boyunca süren yüksek birikim temposunun yarattığı aşırı üretime dayalı kriz.
2. Söz konusu dönemin emek-sermaye çelişkisine damgasını vuran Fordist endüstriyel ilişkilerin beslediği kar sıkışması.
3. Uluslararası kapitalist rekabetin yoğunlaşması.
4. Finansal sistemin serbestleşmesi sonucu yükselen finansal sermaye ve spekülatif birikim tercihlerinin sanayi yatırımlarının önüne geçmesi.
Ayrıca II. Dünya Savaşı sonrasında emek cephesiyle girişilen “açık mutabakat” sonucu, sermaye bir yandan ücretli emeğin gelirlerindeki reel yükselmeye ılımlı yaklaşıyor, diğer yandan da reel ücretlerdeki artışla birlikte, kitlesel üretim süreçlerinin gerekli kıldığı kitlesel tüketim talebini de kar realizasyonu olarak değerlendirme fırsatı elde ediyordu. İşçi üretkenliğinde süregelen artış, ücretlerdeki artış temposunun üzerinde olduğu sürece söz konusu mutabakat işçi sınıfının gelir payında sermaye aleyhine her hangi bir gerilemeye neden olmuyordu. Ancak Altın Çağ 1970’li yıllardan itibaren iktisadi-siyasi sınırlarına ulaştı ve kapitalist metropollerin büyüme hızlarında ciddi düşüşler yaşanmaya başlandı. Söz konusu bunalımdan çıkış yollarından bir tanesi yurt-içi efektif talebin uyarılması ve sermaye birikimine bu yolla ivme kazandırılması olabilirdi; ancak bu yöntem, emek gelir paylarının doğrudan artırılması anlamına geleceğinden, sermaye karlılığı açısından kabul edilebilir bir şey değildi; bu durumda geriye bir tek yol kalıyordu; Sermayenin hızla finansal yatırım alanlarına çekilmesi ve uluslararasılaşması. (Yeldan, 2012)
1970 yılında 315 milyar Dolar; 1990 yılında 3447 milyar Dolar olan dünya ihracatı, 1998 yılında 5415 milyar Dolara yükselmiştir. Son 15 yılda dünya ticareti yüzde 8 oranında büyümüş ancak bundan daha çok dünyanın kapitalist metropolleri çıkar sağlamıştır. Günümüzde dünya ticaretinin yüzde 40 uluslararası şirketler tarafından yapılmakta bu da metropol ülkelerin dünya ticaretindeki payını göstermektedir. Dünya ticaretinde yaşanan bu gelişmeyi uluslararası sermaye hareketleri takip etmiştir. Buna bağlı olarak; döviz alım satım işlemleri artmış ve bunun önemli bir kısmı spekülatif amaçlı hale gelmiştir. Bundan dolayı oluşan bu yeni duruma kimileri “gazino-kumar” ekonomisi de demektedirler. (Aktel, 2001)
Doğru okumak ve dilini konuşmak
Yazının ilk bölümlerinde kısmen fotoğrafını çektiğimiz şeyin asıl olarak yaşadığımız coğrafya itibariyle neye denk düştüğünü anlamak, bugün itibariyle temel tartışma konumuz olmaktadır. Dünyanın başka yerlerinde de insanlar benzer metodolojiyi kullanmaktadırlar. Kaldı ki bu bizim şimdi bulup keşfettiğimiz bir şey de değildir; genellikle insanlar yerele ilişkin bir tartışma yürütürken her zaman; nasıl bir dünyada yaşıyoruz sorusunu sormuşlardır. Hayatın bazı zamanlarında bu sorunun cevabı daha kolay olmuştur. Örneğin bu yüzyılın başında bu sorunun cevabı nispeten rekabetçi kapitalizmden, tekelci kapitalizme geçerken daha zor; ancak yüzyılın ortasında daha kolay hale gelmiştir. Çünkü bir dönemden başka bir döneme geçerken eski hala bütün heybetiyle arkanızda durur ve gölgesini tıpkı bugüne aitmiş gibi yaşamınıza yansıtır.
Halbuki o artık kadüktür; düne aittir. Geçmişin gölgesine bugünün sahici bir aktörü, gerçekliği muamelesi yaparsanız geleceğe yürüyemezsiniz. Lenin’in dehası bu yirminci yüzyılın başında kapitalizmin tekelci dönemini doğru tespit etmesi ve kapitalizmin emperyalist eğilimiyle uyumlu politik sonuçlarını doğru okumuş olmasıdır. Bu okumayı dönemsel politik hattın oluşturulmasında oldukça başarılı bir biçimde uygulamış ve sonuç 1917 “Bolşevik Devrimi” olmuştur. Tabi sonuçta objektif koşulları da göz ardı ettiğim sanılmasın; burada altını çizmek istediğim şey zamanı doğru okumak ve onun dilini konuşabilmektir. Türkiye kamuoyunda çoğu kez birçok kavram gibi “çağdaşlık” kavramı da denk düştüğü anlamın çok gerisinde, inanç karşıtlığıyla sınırlı pozitivist anlamlara indirgenerek kullanılmaktadır. Halbuki; “çağdaşlığımız tarihselliğimizin özel bir durumudur, şimdiki zamana yansımasıdır. Çağdaşlık şimdinin ve burasının en geniş çerçevede düşünüldüğü ya da kendini ortaya koyduğu durumdur.” Bir yerde, bir zamanda, bir toplum içinde, bir uygarlık etkinliği içinde bilinçli bir biçimde yer almış olmak çağdaş olmaktır (Timuçin, 2000). Dolayısıyla olayları tarihselliğinden koparmadan; onların bu gün neye denk düştüğünü anlamak ilk elden yapılması gereken şey olmaktadır. Bu da meseleye hem durduğumuz yerden yani içerden; hem de küresel manada yani dışardan bakmayı zorunlu kılmaktadır. Aynı anda ikisini birden başaramazsak neyle muhatap olduğumuzu anlamakta zorluk çekeriz.
Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’ın; demokratik modernite derken bunu kast ettiğini düşünmekteyim; bilimci, tartışmanın duygusallığını yok sayan, yereli öne çıkarırken küresel olanı göremeyen veya küresel olanı aşırı abartıp yerel olanı anlamayan yaklaşımların yanlışlığına vurgu yaptığı yazılarında dikkat çeken temel yaklaşımlardan biri olmaktadır. Bu gün içinde yaşadığımız dünyanın dünden çok farklı olduğunu; dolayısıyla dünün çözümleriyle bugünün problemlerinin çözülemeyeceği aşikardır.
Nasıl bir dünyada yaşıyoruz?
Soğuk savaşın sona ermesiyle birlikte içinde yaşadığımız dünya çok kutuplu ve çok medeniyetli bir yer olmuştur. Sanayi devriminde günümüze kadar Batı’nın ulus devletleri, yine batı medeniyeti içinde çok kutuplu uluslararası bir sistem oluşturdular ve bir birleriyle; kimi zaman yarıştılar, yine kimi zaman birbirlerine karşı ittifaklar kurdular hatta savaştılar. Bu dönem boyunca batılı medeniyetler her türlü medeniyeti etkilediler, hatta kimilerini sömürgeleştirdiler. Bütün soğuk savaş yıllarında bir tarafta ABD ve müttefikleri, diğer tarafta da Sovyetler Birliği ve müttefikleri vardı! Bu iki grup soğuk savaş boyunca birbirleriyle kıyasıya bir rekabet ve yarışma içine girmişlerdi. Ancak çarpışmanın büyük bir kısmı bu iki kampın dışında yer alan; yoksul, siyasal açından istikrarsız, yeni bağımsızlığını kazanmış ülkelerde meydana gelmekteydi.
Sovyetler birliğinin tarih sahnesinden çekilmesiyle birlikte, halklar arasındaki en önemli farklılık; ideolojik ve politik farklılık olmaktan çıkmıştır. Yerellik tartışmaları öne çıkmış; soğuk savaşın ötelediği kimlik tartışmaları yeniden önemli hale gelmiştir. Artık soru şudur “Kimiz biz?” Artık politika sadece toplumsal çıkarlar ve ayrıcalıkların takibi olmaktan çıkmış; kimlik tanımlamada da önemli bir araç haline gelmiştir. Hala devletler dünya işlerinde temel aktör olmakla birlikte; egemenlik, fonksiyon ve iktidar kaybına uğramışlardır. Uluslararası kurumlar devletlerin kendi ülkelerinde yaptıkları şeyleri değerlendirme ve hatta denetleyebilme yetkilerinin olduğunu iddia etmektedirler. Diğer yandan da birçok devletin bünyesinde; yerel, eyalet biçiminde oluşumlar ortaya çıkmakta ve devletler yetkilerinin bir kısmını onlara devretmektedirler. Bu anlamda klasik ulus devletin fonksiyonel olmaktan çıktığını ve yetkilerinin bir kısmını ulus üstü bir kısmını ise yerel odaklarla paylaşmak zorunda kaldığını söyleyebiliriz. Dolayısıyla içinde yaşadığımız dünyayı çok genel anlamda “hem bir bütünleşme hem de yerelliklerin öne çıktığı ayrışma süreci” olarak tanımlayabiliriz (Huntington, 1996).
Dolayısıyla; ne dünün dört parçada Kürdistan’ın tek bir ulus devlet çatısı altında birleştirilmesi siyaseti yanlıştı, ne de bu günün Demokratik Özerklik siyaseti yanlıştır. Geçmişin soğuk savaş koşullarında “Demokratik Özerklik” siyasetinin koşulları olmadığı için tek seçenek olarak ulus devlet öne çıkmaktaydı. Kaldı ki bütün yüzyıl boyunca ulus devlet paradigması en çok Kürtlere kaybettirmiştir. Kürtler yaşadıkları bölgede Kemalizm ve Baas’çılık gibi; başka renkleri yok sayan onları baskı altına alma yoluna giden yaklaşımlar nedeniyle birçok bedeller ödemiş ve halen de ödemeye devam etmektedirler. Dolayısıyla tarihte denenmiş ve büyük acılara neden olmuş bir yaklaşımı yeniden tekrar etmeye çalışmanın kimseye bir faydası olmayacaktır. Tarihten ders almamak benzer sonuçlara yol açacağı aşikar olan başka bir ulus devlette ısrar etmek sorunun parçası olmak anlamına gelecektir. Halbuki otuz yıllık çetin mücadele koşullarına ortaya çıkarılmış demokratik birikim bütün bölgenin demokratikleşmesinin önünü açabilir. Her parçada mevcut ülkelerde Kürtler ekonomik-siyasal süreçlere eşit ve gönüllü katılabilirlerse bu hem Kürtlerin refahı ve mutluluğu hem de bölge halklarının refahını ve mutluluğunu artıracaktır. Artı yüzyıllık Kürt yarılması da böylece dört parçada son bulacaktır.
Kürtler tarihin seyircisi değildir
Yazının ilk bölümünde izah etmeye çalıştığımız gibi; sermayenin ve malların bu yoğunlukta hareket ettiği bir dünyada emeğin hareketini hele hele akraba topluluklar arasında emek hareketini engelleyemezsiniz. Bu saatten sonra mayın tarlalarını sökmek silahlı mücadelenin konusu olmaktan çıkmıştır. Kürtleri dört parçada esir tutma siyasetinin karşılığı kalmamıştır. Bu ilkel siyasette ısrar bütün bölge halklarına kaybettirir. Kaldı ki; bu siyaset daha bugünden Rojava’da, Irak Kürdistan’ında, Türkiye’de Kürtlerin yaşadığı bölgede karşılıksız kalmıştır. Yani Kürtler belki bir devlet çatısı altında bir araya gelememişler ancak; birbirleriyle ekonomik-siyasal ve sosyal ilişkiler geliştirmelerini engelleyen koşullar gerek dünyada ortaya çıkan yeni gelişmeler gerekse de otuz yıllık mücadele sonucunda büyük ölçüde zayıflamıştır. Tabi ki bu koşulları kendiliğinden ortaya çıkmamıştır; geri planda muazzam mücadele ve emek hareketi vardır. Bu olmasaydı bahsettiğimiz koşullar kendiliğinden olmazdı veya Kürtler bu kadar dominant olmazlardı. Tıpkı bu yüzyılın başında olduğu gibi yine edilgen kalır, tarihin seyircisi olurlardı.
Kürt gerillalarının Türkiye “siyasal coğrafyasından” çekilmesini bu eksende anlamaya çalışmak; ne oluyor, gerillalar neden çekiliyor? Benzeri soruların cevabını anlamamıza yardım edecektir. Bu tarz siyaset yapabilme hem ortak irade oluşturabilme anlamında yakalanan düzeyi hem de Kürt hareketinin bu dünyanın dilini konuşabildiğini göstermektedir. Eskiden dört parçaya dağılmış olmak Kürtlerin dezavantajı iken; günümüzde lehine bir durum ortaya çıkarmaktadır. Şöyle ki; her parça diğerinin sigortası haline gelmiştir. Kürtler artık dört parçada örgütlü bir güçtürler, yine bunun yanı sıra; dört parçada bir birine yakın siyasal yapılarda bir araya gelmiş bir güçtürler. Bundan dolayı Kürtler arasında böl yönet siyasetinin de karşılığı olamamaktadır. Suriye’deki Kürtlerle, Türkiye’deki, İran’daki Kürtler arasında sadece etnik-kültürel bir bağ yoktur; aynı dünya görüşünü, aynı mücadele geçmişini paylaşıyor olmaktan da kaynaklanan bir yakınlık vardır. Bu durum Kürtlerin birliğini bir temenni olmaktan çıkarmış, Kürtleri Ortadoğu siyasetinde etkili bir aktör haline getirmiştir.
Diğer bir konu ise geri çekilme ve silahsızlanma konusunun birbirine karıştırılması olmaktadır; gerek Kürt Halk Önderi Öcalan ve gerekse de KCK Yürütme Konseyi Başkanı Murat Karayılan geri çekilmenin silahsızlanma olarak anlaşılmaması gerektiğini birden çok kere ifade etmişlerdir. Elbette son tahlilde; insanların bir birleriyle olan sorunlarını silahsız çözebildikleri, militarizmin tasfiye olduğu bir dünya hepimizin ortak özlemi olmaktadır. Özellikle günümüzde İran rejimi üzerinden Nükleer silah tartışmalarının yoğunlaştığı, yine kimyasal ve biyolojik silahların bölgenin despotik devletlerince edinildiği bir Ortadoğu’da Kürtlerden silahlarını bırakmalarını beklemek gerçekçi mi; bu da ayrı bir tartışma konusu olmaktadır. Ancak silahlı olmanın diğer halkları tehdit eden bir saldırganlık olarak algılanmaması gerektiğini daha çok Ortadoğu coğrafyasında kendini savunabilme olanağını kaybetmemek anlamına geldiğini Kürt Halk önderi Öcalan 21 Mart itibariyle silahlı mücadele döneminin kapandığını ilan ederek çok net ifade etmiştir.
Geri çekilme kararını birazda bu bakış açısıyla anlamaya çalışmak gerekmektedir. Bundan sonra Kürtler enerjilerini; uygarlığın ilk ortaya çıktığı Mezopotamya’nın kadim bir halkı olarak, pas geçtikleri sanayi devrimini ve onun ortaya çıkardığı gelişmeleri yeniden yakalamaya; hayatın hakkaniyetli ve kardeşçe paylaşılmasına, özgür kadına, mutlu çocuğa vakfedeceklerdir. Kürtler kendini ve ait olduğu coğrafyayı uzun yıllara yaygın mücadele sonucu vatan bilinciyle daha fazla kavramış olarak; artık bu topraklarda dizginsiz kar hırsıyla “HES”ler yapılmasına, her türlü doğa katliamına izin vermemelidirler.
***
Kaynaklar:
1. Aktel Mehmet: Küreselleşme süreci ve etki alanları, 2001
2. Huntington Samauel: Medeniyetler Çatışması, 1996
3. Timuçin Afşar: Düşünce Tarihi 1, 2000
4. Yeldan Erinç: Küreselleşme Sürecinde Türkiye Ekonomisi 2001
CAFER TAR