Mitolojide Uranüs bir evlat katilidir. Babası Uranüs’ü öldürerek iktidara geçen Satürn, kendi evlatlarının da kendisine aynısını yapacağı korkusuna kapılır. Bu korku onu sonuçta babası gibi bir zalim yapar ve kendi çocuklarını yutarak öldürür. Ve atılan bu ilk adım yeni bir geleneği oluşturur. Satürn’ün evlat katliamında kaçarak kurtulan oğlu Jüpiter de babası Satürn’ü zehirleyerek öldürür. 

1789 Fransız Burjuva Devrimi’nin ünlü olayıdır Devrimin önemli liderlerinden biri olan Danton, yoldaşı Robespierre tarafından idama mahkûm edilir. Ama Robespierre’de benzeri bir biçimde birkaç ay sonra idam edilir. Karl Georg Büchner, 1836 yılında yazdığı “Danton’un Ölümü” isimle yapıtında "Devrim, Satürn gibidir, kendi evlatlarını yer!" sözünü Danton’a söyletir. 

***

Mustafa Kemal bütün yoldaşlarını öldürttü ya da tek tek etkisizleştirdi. Erbakan’a karşı başkaldıran “aksaçlılar” evlat Tayyip tarafından alaşağı edildi. Tayyip’in mutlak iktidarına karşı evlat Davutoğlu kendini dayatmaya çalıştı ama başaramadı. Türkeş’e karşı aday olabilmiş Bahçeli şimdi kendi çocukları tarafından iktidardan indirilmeye çalışılıyor. Ve oğul Kılıçdaroğlu, bir kaset tuzağıyla baba Baykal’ı alaşağı etti. Danton haklı mıydı acaba? 

Hayır, bu, “devrimlerin alnına yazılmış” bir kader değildir. Bu, egemenlik-bağımlılık ilişkileri üzerine yükselmiş toplumsal sistemlerin zihinsel temelidir. Bir “iktidar” tanımının, toplumsal ilişkileri organize etmek ve eşitlenmiş hak ve sorumluluklar temelinde toplumsal görevleri “yürütmek” anlamında değil de, egemen koltuğundan “yönetmek” anlamında kullanıldığı her toplumsal sistem bu olguyu böyle yaşar. Kürt Özgürlük Hareketi’nin “radikal demokrasi” tanımıyla ulaştığı “iktidar olmadan yönetim” anlayışı, işte bu tarihsel ders üzerine oturur. Merkezi iktidarı parçalayarak, üretimin sahiplerini kendi kimlikleriyle özgürleştirip yönetme hakkının yerellerde paylaşılması, yani “özyönetim” istemi, böylesi bir gelecek kurgusunun ürünüdür. 

Ne var ki bu düşüncenin, Kürt Özgürlük Hareketi çevresindeki, kafaları egemenlik-bağımlılık formatıyla biçimlenmiş olan birçok insan tarafından yeterince anlaşılabildiğini söylemek zordur. 

***

Dünya devrim tarihleri göstermiştir ki devrimcilerin büyük bedeller ödeyerek gerçekleştirdikleri devrimlerin, her dönemde her kılığa girebilen fırsatçıların elinde heba olması olasılığı çok büyüktür. Çünkü biliniyor ki zihinsel değişimin gerçekleşmesi, ancak toplumun maddi alt yapısının değişmesiyle mümkündür. Geçtiğimiz günlerde internet üzerinden alıntıladığım (ne yazık ki yazarını ve tarihini kaydetmemişim) birkaç cümle bunu özetliyordu: “Devrimi devrimciler yapar, düzeni fırsatçılar kurar. Devrimden sonra devrimciler hala devrimcidir. Yeni düzeni kuran yeni fırsatçılar ise kendi statükolarını oluştururlar. Fırsatçı olmalarına rağmen devrimin adını sahiplenmişlerdir.”

***

Altan Tan’ı okurken geldi bunlar aklıma. Yeri ve konumu ne olursa olsun, benim için, Kürt Özgürlük Hareketi’nin temel felsefesi içinde bir ayrık otudur. Halkların, inançların, farklı yaşam tercihlerinin özgürlüğünden söz eden bir felsefi güneşin yanında, kendinden menkul bir İslam temsilciliğiyle titrek ışıklı bir mum bile değildir benim zihnimde. Çünkü Tan, yaşanan kirli savaşın üreticisinin (ve kirliliğin kaynağının) ve savaşı başlatan tarafın Türk sömürgeciliği olduğunu unutmuş görünmektedir. O, sömürgeciliğe karşı “devrimci direnişi”, tarafların konumlanışlarına bakmadan şiddet olarak tanımlayabilmektedir. Oysa böyle bir duruş fırsatçı tiplerin tipik karakterlerinden biridir. Türkiye Sosyalist Hareketi’nin nihayet gerçekleştirmeye başladığı muhteşem birliğin gücünü görüp, Halkların Birleşik Devrim Hareketi’nin yürüyüşünü izledikçe sistem kaygıları içinde ürkerek HADEP’li yıllarda Metiner’de örneklerini gördüğümüz sol düşmanlığının dozunu daha da artırmaya yöneldi.

Bugün, üzerinde taşıdığı bütün onuru kazandıran bu siyasal hareketin kurucuları büyük bir mütevazılıkla ve saygıyla kendi varlıklarının tarihsel kökenini İslamcılara değil de Türkiye Sosyalist Hareketine bağlarken, solu düşman gören bir anlayışla HDP’yi dizayn etmeye kalkışmak ise, hiç de yeni olmayan eski bir hedefin, tehlikeli bir sistem oyununun yeniden sahnelenmesinden başka bir şey değildir.

Kimse kimseyi kendi dayatmaları üzerinden tehdit etmemelidir. Unutmamak gerekir ki bu mücadelenin gerçek sahipleri sadece ve sadece Kürdistan Özgürlük Hareketi’nin şehitleri ve gazileridir. Çünkü onlar, devletin amansızca saldırdığı koşullarda devletle uzlaşma çabaları içerisinde değil, sömürgeciliğe karşı verilen amansız direnişte bedenlerini toprakla bütünleştirmişlerdir.