Stockholm. Bu yıl uluslararası cezaevinde yazarlar günü, daha anlamlı bir biçimde kutlandı. Çünkü 15 Kasım’da Kurt Tucholsky Ödülü'nü almak üzere, İHD İnsan Hakları Derneği Genel Başkan Yardımcısı Muharrem Erbey, Stockholm’e geldi.
BM’nin devletlerle yaptığı insan hakları savucularına güvence sağlama taahhüt sözleşmesine karşın, aynı zamanda en ağır insan hakları ve savaş hukuku ihlallerinin dokümanlarının ve tanıklıklarının toplandığı bir merkez olan Diyarbakır İHD’nin de başkanı olan Muharrem Erbey, 4 yıl boyunca, gerekçesiz hapiste tutulabildi.
Ne yazık ki, ne BM, ne uluslararası insan hakları örgütleri bunun için ortalığı yıkmadı.
Bunda elbette Türk devletinin oluşturduğu sis perdesinin de büyük katkısı oldu.
Suçlama neydi? Devlet kendi ölülerine sahip çıkarken, cenazelerini bir kin ve kan davası gösterisine dönüştürürken, bir mezarı bile olmayan, çatışan diğer tarafın ölülerinin toplu mezarlarını araştırıp bulmak, kemiklerinin ailelerine teslimini ve insanlığa ve geleneklere uygun biçimde gömülmesini sağlamak…
Bu bir anlamda 1980’lerin sonunda İHD Başkanı Vedat Aydın’ın başlattığı insani bir misyondu. İnsan bedenlerine her türlü saygısızlık yapılıyordu. Hatta kulak koleksiyonu yapılan günlerdi. Vedat Aydın aynı zamanda, kamusal alanda, İHD Kongresi'nde, anadil hakkını kullanarak sivil itaatsizlik örneği sergileyen inanılmaz bir insandı.
Bedeli, kaçırılmak ve işkence ile öldürülmek oldu. Bedeni bir köprü altına atıldı. Bu daha beter karanlık günlerin habercisi idi. Kirli savaşın daha sistematik halde devam edeceğinin habercisi. Cenazesi kitleye yönelik yeni bir katliam için fırsat olarak kullanıldı. Adana’dan cenazesine gelen 5 insan hakları savunucusu, şaibeli bir trafik kazasında öldü.
1993 Şubatı'nda ise İHD Elazığ Şube Başkanı Metin Can, dernek üyesi Dr. Hasan Kaya kaçırılarak öldürüldü.
Dokümantasyon merkezi Diyarbakır Şubesi 1995 başında artık açılamıyordu. Açan tutuklanıyordu. Başkan Mahmut Şakar zaten hapiste idi. Serbest bırakılmasını ancak BM İnsan Hakları Komisyonunun Cenevre’deki yıllık toplantısındaki protestolarımızdan sonra sağlayabildik. 1995 yılının ilk yarısında İHD Diyarbakır Şubesi, diğer illerdeki şubelerin gönüllüleri tarafından açılabiliyordu.
1998 Mayısı'nda ise İHD genel başkanı Akın Birdal, silahlı bir saldırıdan zorlukla sağ kurtuldu. “Suçu” ise, gerillanın elinde esir olan Türk askerlerinin serbest bırakılması için arabuluculuk yapması ve askerleri sağ salim teslim alması idi. Askerler “ihanet suçlaması” ile mahkemeye verilirken, Birdal’ın payına düşen suikast oldu. Japon ordusu gibi Türk ordusunda da, intihar hakkı vardı, esir düşme “hakkı” yoktu! Türkiye’deki 30 küsür yıllık de facto Kürt savaşının farklı evrelerinde, insan hakları derneğine karşı farklı hükümetlerin davranışlarında özünde farklılık olmadı.
Tek ilerleme ise, 2007 sonrası artık kaçırma, yargısız infaz ve suikastlerden vazgeçilmesi oldu! Ama Kobanê protestoları sırasında, yine karanlık öldürme olaylarının yaşanması, geleceğe yeniden endişe ile bakmamıza neden oluyor. Muharrem Erbey, vicdani görevini yaptığı için 4 yılını hapiste geçirdi, saçları aklanmış olarak çıktı. Hapiste de boş durmadı. Anadilde savunma hakkına sahiplendi. Belki bu nedenle KCK duruşmaları kilitlendi ama bu meşakkatli yasal direniş sonucunda, hükümet, krizi aşabilmek için TC mahkemelerinde anadilde konuşma ve savunma yapma hakkını kabul etmek zorunda kaldı.
İsveç PEN’inin verdiği Kurt Tucholsky Ödülü'nün ise ayrı bir anlamı var.
Bu ödül de Avrupa’da 2. Dünya Savaşı yükselen “Bir Daha Asla!” bilincinin yansıması olarak algılanabilir.
Kurt Tucholsky, benim idolüm olan yazarlardan biridir. Almanya’da Nazizmin yükselişine karşı en fazla uyarıda bulunan, Nazilerle sürekli polemik halinde olan, bu arada Alman aymazlığının da sıkı bir eleştiricisi olan Kurt Tucholsky, Nazizmin iktidarı almasından sonra yerleştiği İsveç’te 1935 yılında intihar etti.
Tıpkı, Stefan Zweig ve Benjamin gibi… Yüreği bütün Avrupa’yı kara ölüm gibi saran, milliyetçiliğin her türden sele benzer baskınına dayanmadı.
Kavga arkadaşı, büyük barışsever Carl von Ossietzky’nin, Naziler tarafından hapsedilişi karşısında elinden bir şey gelmeyişi de onu kahrediyordu.
Arkadaşı Oss, 1935 yılında barış ödülünü aldığında, hayranı olduğu Norveçli yazar Knut Hamsun’un ona saldırması ve Nazilerden yana tavır alması da onu üzmüştü.
Naziler kendi ülkesini işgal ettiğinde Hamsun ne hissetmişti acaba.
Bir yazar için olabilecek en korkunç ceza ona verildi, mahkeme değil halk tarafından. Norveçliler, onun kitaplarını, sessiz bir protesto ile evinin bahçesine bıraktılar, özgürlük kazanıldıktan sonra. Alman militarizminin sert bir eleştirmeni olan Tucholsky, “Soldater sind Mörder!” demişti.
(''Asker olmak, katil olmaktır!'' diye çevireyim) demişti.
Bir başka sevdiğim sözü de şu: “Aber ein Land ist nicht nur das, was es tut – es ist auch das, was es verträgt, was es duldet.” (Bir ülke sadece ne yaptığından ibaret değildir – O aynı zamanda, neye tahammül ettiğidir, neyi hoşgördüğüdür.)
Onun 1929 yılında Nazilere yazdığı, “Kimse bu ülkeye tapu çıkarmaya kalkmasın, çünkü tapuda hepimizin payı var!” başlıklı yazısını, 28 Şubat günlerinde tercüme edip köşemde yayınlamıştım.
Türkiye için eskimeyecek olan bir hatırlatma bu. Dün için de geçerli bugün için de.
Kimse ülke tapusu salt kendisinde sanmasın, çünkü tapuda hepimizin hissesi var!
Almanya bunu 1945 yılında yerle bir olduktan sonra öğrendi. Umarım bizim öğrenme bedelimiz o kadar ağır olmaz.