Kendi yurdunda ne parya, ne de köle statüsünde olan Kürtler, sadece sırtına angarya yükleme zamanı insan olarak hatırlanıyorlardı.
Askerlikte, öz kardeşi, anne ve babasının katli, ülkesini ateşe verecek kibritçi olarak öne sürüldüğünde, her türlü övgüye layık görülüyor, "Mehmetçik Memed" oluyorlardı. Askerlik bitiminde, "anasını … Kürdü"e dönüşüyorlardı.
"Vergi" adı altında haraç öderken, "bir teki cihana bedel" naralı Türk ırkçılığına oy verirken, "Allah tarafından yaratıldığı için, sevilen vatandaş"tı, onlar. Sonra, "köküne kibrit suyu dökülesi düşman" oluveriyorlardı. Sivillikte, amelelik için gittiği Türk ellerinde, "soyu yüce, kanı arı bir Türküm" naralı vahşinin, "keyfini getirme" ve stresini boşaltma aracı olarak "linç malzeme"…
Yüz yaşına yaklaşan Türk devletinde, Kürdün halleri böyleydi. Çünkü hayat, Kürt’e düşmanlık üstüne kuruluydu.
Kürtleri, "yoklara karıştırmak" Türk devleti için, gelecek (beka) meselesiydi.
Kürtlerin şu ya da bu şekilde bastırılması söz konusu ise eğer, bütün kesimler arasındaki kan davaları, gırtlaklaşma haraketleri kırt diye kesiliyor, hepsi bir anda bir beraber oluyorlardı.
"Türkün bekası" için, içerdekinin bastırılması yeterli değildi. Yer yüzünden soyları kurutulmalıydı.
Gördüğü her camide kendini yere atıp namaza duracak kadar çok Müslüman, çok dindarlıktan dudakları her daim kıpır kıpır Recep, bu kindarlıkla, "Kürtler Arjantin’de bile devlet kursa yıkmaya gideriz" diyordu.
Çünkü o, Kürdün sesini, nefesini, kelimelerini, nağmelerini, bebeğine "na, na, na berxê min" diye mırıldanan annenin sedası, Musa Anter’in anlatımıyla, ıslığın melodisini yasaklayan medeniyetin varisiydi.
Ama en hırslısı, her nedense en kinlisi…
İlk defa, bu dönemde, düzlem boyunca Kürtler için linç ayinleri düzenlendi. Katiller soruşturmadan bile muaf oldular.
Halbuki Kürtlerin, onun gerçek soyu-sopu ırkıyla hiç bir alış-verişi de olmamıştı.
Yine Recep Erdoğan emir ve komutasındaki rejim, hiç bir devir ve dönemde benzeri görülmemiş hoyratlıklar yaşandı. Bebeklerin kafasına tetik çekildi.
Böylesine pervasızdı, "nerede bir Kürt varsa oraya kadar" utanmazlığı…
Topyekün Kürt-Türk savaşı ilk defa bu dönemde, evrensel boyuta ulaştırıldı. Milliyetçi cephe ile Türk ırkçılığına ivme veren Demirel bile, 1975’de Kürtlerin önünü kesip onları, Saddam’a nişangah yaparken, "Türklerin bekası için" diye övünmedi.
Özal, 1980’lerde aynı hizmeti sunduğu halde, Kürt kanını Türk ırkçılığına şerbet olarak sunmadı. Tersine, Kürtlere yardım ediyormuş gibi yaptı.
Ama bugün, "beka" diye diye Suriye Kürtlerine saldırı düzenleniyor. Türk devleti, ilk defa "çok Müslüman, pek çok dindar" taklalı AKP Genel başkanı önderliğinde, Kürtlerin evrensel cellatlığına soyunuyor…
Kemalistlikten tornistan edip AKP’de "imamın ordusu" kılığına girenler, İslami Faşist çetelerle birleşip bütünleşerek, Suriye’deki Kürt köylerini bombalıyorlar.
Bir yandan da, Rusya’dan destek devşirmeye çalışıyorlar.
1930 yılında, Ağrı Dağına saldırıp, Gelîyê Zîlan ile sırtlarında Kürt kırımına girişirken de bunu yapmış, parasını verip gücünü satın alırcasına, Ruslar’dan destek almışlardı.
Ruslar, bu kez Türkler top atışına geçerken, aradan çekiliyor mevzi ve kışlalarını terkediyorlardı.
Ama neyin karşılığında?...
Bilinmez ama, dedi-kodular çeşitli.
Ancak, ne olursa olsun Kürt ordularının da eli boş değildir.
Ayrıca, bu dünya entrikalar gergefidir. Yollar ise tuzaklarla dolu…
"Buyur git, Kuveyt yolları sana açık” denildiği zaman, Saddam’ın kişiliğinde adamları, Washington’da eski zamanların at hırsızları misali aranmıyorlardı. Saddam, gününüz Erdoğan’ı gibi, Avrupa kapılarından da kovulmuyordu.
O nedenle, "acaba?" deniyor. "Acaba, Ortadoğu’da yeni dengeler kurulurken, birileri Saddam’ın kaderi yolculuğuna mı çıkıyor?"
Bilinmez ki…